6 Temmuz 2015 Pazartesi

sevmeye hakkı olmayan kadınlar*

Perdeyi aralamış, pencerenin kenarından sokağa bakıyordu yine. Evin sıcağından bunalmış pencere önünün doğal klimasına sığınmıştı. Rüzgâr en küçük boşlukları buluyor; ıslıklar çalarak giriyordu içeri. Camın üzerinde yerçekimine inat asılı duran bütün su damlacıklarını yutmak istedi, yok etmek önündeki bütün engelleri. Perdeyi çekti. Ne değişecekti, camı kırsa dahi?
Televizyon karşısında uyuklayan annesinin yarım kalmış çayını aldı, mutfağa götürdü. Bulaşıklar birikmiş olsa onları yıkar; oylanırdı, ama bir bardak vardı elinde avucunda hıncını çıkarabileceği, değmezdi. Kafasının içinde onu meşgul eden küçük şeyleri de böyle geçiştirirdi. Küçük şeyler uğraşılmaya değmezdi. Sonra bir bakardı, tümör gibi yayılmış o düşünceler bütün kafasının içindekilere. Yine düşünürdü, ama yalnızca düşünemez olduğunu. Televizyonun sesini kısmayı unutmuştu, düşünceler inlerine dönünce fark etti. Kapatmayı düşündü önce, sonra boş verdi. Dünya yıkılsa duymazdı annesi, kendisi zaten dünyanın bile farkında değildi.
Odasına gitti. Yatağına uzandı. Sarı renkteki duvarlarına baktı, içinde bir şeyler yer değiştirdi. Ne zaman eskileri düşünse böyle olur, içinde bir hortum başlar Nalan’ın. Geçmiş ve geleceğin sandığımız kadar birbirinden kopuk olmadığının farkına varır. Hiç sevmediği sarı renkli duvarlara bakarak düşünür bunları, o sarı renkli duvarlar sebep olur bunları düşünmesine. O, hep odasının duvarlarının mor renkte olsun isterdi. Basıyla birlikte boyamak, onunla şakalaşmak isterdi. Onunla daha neler neler yapmak istedi ki. Böyleydi, bazı insanların hiçbir şeye hakkı olmazdı. Ve bütün uzakların, bütün yasakların en acı tarafı gibi, bu da onun kişiliğini belirledi. Sevmek yasaktı Nalan’a o, aşık oldu. Gülmek yasaktı Nalan’a o, kahkahaları bitene kadar ağlamadı. Kuşlar yasaktı Nalan’a o, kanatları olsun istedi, hiç vazgeçmedi.
İçindeki hortum gittikçe şiddetleniyor, onu sevimsiz geçmişinin kollarına bırakıyordu. Babası ve kuşlara geldi. Durdu; kendine acımak istiyordu biraz. Hakkıydı, ama faydasızdı da aynı zamanda. Çok düşünmedi bunları, gözlerini kapadı.
Küçükken, biriktirdiği paralarla dergiler, oyuncaklar yerine kuşlara yem alır, hepsini evin çatısına toplardı. Birkaç ay, her hafta sonu çatıda geçirdi zamanını. Gittikçe daha çok yem alıyor, daha çok vakit geçiriyordu kuşlarla. Dünyanın geri kalanı umurunda değildi artık, bütün zamanını çatıda geçirmek istiyordu. Hafta içleri onun için eziyetten farksızdı, ama çatıya giden bir köprüydü. Dayanmalıydı. Kuşlar küçücük ellerini o kadar seviyordu ki, yemi çatıya saçmasına izin vermeden eline çokuşuyorlardı. Kanatlarını ödünç isteyecekti birinden ama hala çekiniyordu; kuşlar kanatları olduğu için kuştular ve birkaç yem tanesi için bundan vazgeçeceklerini hiç sanmıyordu. “Sanırım kanatlar için daha fazla dua etmeliyim” derdi, cesareti her kırıldığında. Annesi, babasına “üst kattakilerin çatısı akıyormuş” dediğinde de daha fazla dua etmeliyim demişti. Olacakların birazcık farkındaydı; kuşların bir yere gittiği yoktu yemleri yedikten sonra. Çatıdaki manzara kabul edilemezdi. Son zamanlarda o da seyrekleştirmişti zaten ziyaretlerini.
Yağmurlar artık durmayacağını iyice belli edince, usta çağırdı çatı katın kiracısı. Şaşkına döndüler çatıya çıkınca. “Abi İstanbul’un bütün kuşları sizin çatıya…” ustanın sözünü bitirmesine izin vermedi adam, “Tamam, uzatma” dedi. Sinirinden ölüyordu. Hemen akşamına apartman toplantısı yapıldı, nedeni soruşturuldu bu manzaranın. Necla Teyze tutamadı kendini, “Necip Bey ben senin kızı görmüştüm bir keresinde, valla elinde yemlerle çatıya gidiyordu sesimi çıkarmadım ben de. Ne bileyim böyle şeylerin olacağını.” dedi ve ekledi “Bir kere gördüm ben şimdi kızın da suçunu almayalım.” Hepsini ortak etmişti olası günahına.
Herkes Necip Bey’e döndü. Hayatta en korktuğu şey başına gelmişti. Herkes ona bakıyordu, odadaki herkes. Sakin olmaya çalışıyordu ama zordu. “Bilmiyorum, benim haberim yok. Sorarım, bakalım yapmış mı öyle bir şey. Sorarım ben…” Sustu, yarı isteyerek, yarı istemeyerek. Daha fazlasını yapamazdı. İşte bütün kelimeleri bu kadardı ve bu kadar babaydı. “Yapmaz öyle şey benim kızım” demezdi. Kendisine güvenmediği gibi kimseye güvenmesini de bilmezdi Necip Bey. Toplantı bitti. Başka bir gördüğü, duyduğu olan yoktu. İlk Necip Bey çıktı kapıdan, artan stresi ile.
Üç katın merdivenlerini birkaç adımda çıktı. Nalan’ı dişlerini fırçalarken buldu. “Kuşlara yemi sen mi verdin, çatıyı o hale sen mi getirdin?” dedi hışımla. Nuray Hanım korkmuştu, “ne oldu be adam, çocuğun ne suçu var? Bağırma…” diyor, kolundan çekiyordu bir yandan da. “Baba” dedi dünyanın bütün kötü kalplerine diz çöktürecek bir tonlamayla, öyle bir doğallıkla. “Acıkmıştı ama onlar, kimse kötü bir şey bu yaptığın demedi ki, hem kuşları beslemenin neresi kötü ki?” Diş macunun köpükleri ağzından damlıyordu…
Gözlerini kapadı sonra Nalan, annesi yapma diye bağırdı. Gözlerini açtığında aynadaki macun lekelerini gördü. Babası çekip gitmişti. O kadar da vicdansız bir adam değildir; kızına vurup sonra gözlerinin içine bakamaz. Evet, kapı sesi geldi. Kaçıyordu babası kendinden, kendini de yanına alarak.
Ağlamadı Nalan, yüzü acıdığı için. Artık kuşlar kendi başlarının çaresine bakmak zorundaydılar, ona üzüldü biraz. Daha çok, babasının sarılmasını beklerken, “aferin kızım aferin sana, sen düşünme bunları ben hallerim. Sen güzel güzel kalbini koru” demesini beklerken, ona ceza kestiği, vurup gittiği için ağladı. Biraz yüzünü yıkadı, biraz ağladı; biraz aynaya su çarptı, biraz ağladı. Nuray Hanım, bütün arada kalmışlar gibi, üzerinde durduğu eşiği terk edemedi bir süre. Sonra gitti kızına sarıldı. “Güzel kızım benim, iyi kalpli kızım. Sen babana bakma. O başkalarına sinirlenmiş” dedi kızının gözyaşlarının silerken avuç içleriyle. “O zaman bana niye vuruyor? Başka şeylerin acısını benden çıkarabilir mi?” dedi Nalan, zor konuşmasına, tıkanan genzine aldırmadan. Nuray Hanım ağlamamak için kendini zor tutuyordu.
Hortum yavaşlamıştı artık. Gözyaşlarını silip içeriye kulak verdi. Televizyonun sesi geliyordu, hala aynı kadın programının sunucusu konuşuyordu. Babasının henüz gelmemiş olması onu rahatlattı. Boş verdi her şeyi, gözlerini kapadı. Uyku, insanın masumiyetini yitirmeden büyüdüğü tek yerdi. Bütün hayallerinin yalnızca rüyalarını süslemesine hiç üzülmedi Nalan, uyudu; elinden gelen buydu. Ve elinden neler gelebileceğini kestirmek, sınırlarını görmek bir insanın en büyük işkencesiydi.
Kapının sesiyle uyandı. Gelen babasıydı; hep alacaklı gibi vururdu kapıyı. Nalan verecekli gibi açtı, büktü boynunu, “hoş geldin” dedi. İki cümle yetiyordu babası ile arasındaki iletişimine, “hoş geldin, güle güle” ve evdeki en temel görevinin bu olduğunun bilincindeydi. Bir kapı otomatiği alınsa ona ihtiyaç bile kalmazdı. “Hoş bulduk” dedi, aralarındaki uçurumda yakılandı babasının gönülsüz sesi. Alışmıştı Nalan artık, her seferinde ağlamaya lüzum görmüyordu.
Salona geçti o da babasının peşinden. Annesi uyanmış, doğruluyordu. Babası tekli koltuğuna geçti. Yalnız kalmamak için evlenmiş, sonra da yalnız kalmak için bu tekli koltuğu sahiplenmişti. Boşanmak zor gelmişti basbayağı. Kapının kenarına yaslandı, hayatını adaması gereken insanlara baktı, kesinlikle değmezdi. Karşı taraftakilerin ona dönen bakışları, onların da çok farklı düşünmediğini gösteriyordu.
Bu yalnızca Nalan’ın hikâyesi de değildi aslında, ama karşı tarafındakiler -annesi ile babası- birbirine dahi bakmazdı. Odalarında, komodinin üzerinde lamba bile yoktu. Odaya girer girmez kapanırdı ışıklar. Televizyonun yanını kesilse, babası ya telefona sarılır ya kendini dışarı atardı. Bir adamın birkaç kelime etmemek için bu kadar çaba sarf etmesi normal değildi. Normal değildi, ama bizim Necip Bey’in kafasının içine yolculuk etmeye niyetimiz yoktu. Sevmeye hakkı olmayan Nalan idi. Necip Bey için sevmemek yalnızca bir tercihti.
Her iki tarafta birbirine fazlalıkmış gibi bakmaya daha fazla devam edemedi babası, televizyonun sesini açtı; annesi, yüzünü yıkamaya gitti. Nalan, dalında yerçekimine yenileceği günü bekleyen bir elma gibi asılı kaldı kapının kenarında. O da gitmek istedi bir yerlere, kaçmak, kaybolmak… Ama boşluğa doğru salınacağı günü beklemek zorundaydı; o bir elmaydı ve üstelik acı da çekebiliyordu. Sanırım daha çabuk olgunlaşırdı diğerlerinden.
Yavaş yavaş ayrıldı kapının kenarından, yapışmışta kopuyormuş gibi. Odasına döndü. Yatağının üzerindeki telefonuna baktı, arayan kimse yoktu. Kim arayabilirdi, kim için gerekliydi? Düşünmemeye çalıştı bunları. Yatağına doğru fırlattı tekrar telefonu, dolabını açtı. Bugünün geri kalan kısmını da evde geçirirse delirebilirdi. Babası da erkenden gelmiş, kurulmuştu köşesine. Bu, evdeki soğuk savaşın şiddetini artırır, işkencenin süresini uzatırdı. Elindeki elbiseyi üzerine tutup aynadan bakarken, telefonu çalmaya başladı. Elbiseyi dolabın içine doğru fırlatıp, yatağın ucundaki telefonuna uzandı. Nergis arıyordu.
“Kızım nerelerdesin ya? Biz aramasak arayacağın yok.”
“Aynı, evdeyim işte. Nerde olabilirim ki başka? Ben de arayacaktım arayacaktım da”
“Aman boş ver şimdi. Hadi bekliyorum, aşağıdayım. Çıkalım biraz hava alalım. Nereye kadar otur otur?”
“Ben de tam onu diyecektim sana, işin yoksa çıkalım. Sen daha önce davrandın. Neyse tamam bekle sen. Ben hemen geliyorum.”
Nergis, tek arkadaşı sayılabilirdi; liseyi beraber okumuşlardı. Nergis, sonra mahallenin zengin ailelerinden birinin oğlu ile evlenmiş, ‘hayatını kurtarmıştı.’ Nalan da aynı yoldan ilerlemesi için ailesinin uzun ikna çabalarına maruz kalmış, ama asla kabul etmemişti. Üniversiteye gitmeyen bütün kızların evlenmesi gerekiyordu sanki yirmi ikisinde evde kalmış gözüyle bakılıyordu.
Aceleyle üzerini değişirdi. Babasına görünmeden mutfak kapısının önüne geçti. Annesine işaretler yapıp kendini göstermeye çalıştı. Annesi, artık canı sıkılınca; ekrandaki aptallıktan başını çevirdi ve onu gördü. Usulca kalkıp, yanına geldi. “Ne var yine” dedi. Körle yatan şaşı da kalkamıyor. “Nergis gelmiş beni bekliyor aşağıda. Seni birisiyle tanıştıracağım dedi, zengin mi zengin yakışıklı mı yakışıklı.” Annesinin gözleri ışıldadı bu bulutlu günde, penceresi perde betona bakan mutfağın orta yerinde. Kızındaki bu değişim akıl alır gibi değildi, ama istekler gerçekleri her zaman gizlerdi, bu böyleydi. “Babama söyle de çıkayım” dedi. Belki de son fırsatını kaçırmak istemeyen, evde kalmış kızlar gibi bakmaya çalıştı. Kendinden utandı biraz, ama becerebildiğine bile emin değildi.
Annesi, babasının kulağına eğildi, anlattı durumu. Babası gözünü ekrandan ayırmadan dinledi. Nalan, babasının sadece kafasını öne doğru eğdiğini gördü ve hemen odasına gidip çantasını aldı. Annesi, geri geldiğinde, tamam çıkabilirsin demesine gerek kalmadığını gördü. İşte birlikte yaşamanın en berbat yanı, evdeki herkesin yapacaklarını tahmin etmen, hareketlerinin bütün anlamını bilmendi.
“Çok geç kalma” dedi annesi, Nalan ayakkabılarını giyerken. “Anne olmak zor” dedi Nalan, “ama biliyor musun? Baba olmak daha zor; bir hisse senedinin durumunu dinlerken kızının istekleri için gelip karın seni bölebiliyor ve birkaç saniye gözünü ekrandan ayırmak zorunda kalıyorsun. Düşünsene anne, ne büyük fedakârlık, ama kızın doğrudan gelse daha fena, mutlaka birkaç kelime etmek zorundasın. Neyse geç kalmam.” dedi kapıyı kapatırken.
Annesi olduğu yerde kalmıştı. Annesi, kocası ve kızı arasındaki uçurumda ip üzerinde yürümekten usanmıştı. Gitti koltuğuna uzandı, battaniyesini üzerine çekti. Herkesin yapabileceklerinin sınırı vardı, onunki bu kadardı. Necip Bey, borsa oynamamasına rağmen gün boyu takip ettiği hisse senetlerinin değer kaybetmesine üzülmeye devam etti. Tekli koltuğu ile yaşadığı aşkın sonunun gözlerini kapamadan gelmeyeceğine bir kez daha ikna etti bizi. Uyuklamaya başladı bir süre sonra. Adını koyamadığı bir huzur gelip yerleşmişti içine. Kızının uçurumun diğer tarafından el sallamayı bırakmasına yordu. Bu kadar ince düşünmeyi yakıştıramadı kendine. Televizyonun sesini kapatıp, uykunun kollarına bıraktı kendini.
Nalan, söylediklerini hiç düşünmeden indi merdivenleri. Bırak kelimeleri, çekiçle çaksa bunları annesinin kafasına, onu yine anlamayacaktı. Kapıyı açınca, hemen apartmanın önünde onu bekleyen Nergis’i gördü. Arabasından inmiş, telefonuyla uğraşıyordu. Koştu, sarıldı Nergis’in biraz şaşıracağına aldırmadan. Yalnızlık böyleydi işte ve böyle anlarda birilerinin, göğüs kafesinize baskı uygulaması, sırtınızı sıkması gerekiyordu. Sarılmak da diyebiliriz. Üstelik kim olduğunun çok önemi yoktu, sağ tarafınıza kalbini koyanın. Ayrıldılar, yüz yüze geldiler. “Hadi gidelim” dedi Nergis. Halinden memnun değilmiş gibi durmuyordu. Bir an yerlerini değiştirdi Nalan kafasında, ama pek mutlu olmadı. Hayatından memnun değildi, ama aradığı hayat Nergis’inki de değildi. Aradığını hiçbir yerde bulamayacağını, hiç kimsenin ona veremeyeceğini anladı o anda. Huzursuzluk duyması gerekirken, bir kalorifer peteğine yaslanır gibi yayıldı alttan ısıtmalı koltuğa. Şimdi bir daha düşünebilirdi yer değiştirme meselesini, ama düşünmek yalnızca zaman israfıydı artık. Nergis, ona tanıdığı kendine gelme süresinin dolduğunu işaret edercesine “evden ne farkı kaldı böyle susacaksan?” dedi. Her susuşun aynı anlama gelmediğini öğrenecek kadar mutsuz olmamıştı henüz, onun adına sevindi. Yalancı bir gülümsemeyle, bugün için minnetini dile getirerek başladı konuşmaya. Dünya dönmeye devam etti, sevmeye hakkı olmayan kadınlar inat etmeye.

Salih Çakır

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder