Perdeyi
aralamış, pencerenin kenarından sokağa bakıyordu yine. Evin sıcağından bunalmış
pencere önünün doğal klimasına sığınmıştı. Rüzgâr en küçük boşlukları buluyor;
ıslıklar çalarak giriyordu içeri. Camın üzerinde yerçekimine inat asılı duran
bütün su damlacıklarını yutmak istedi, yok etmek önündeki bütün engelleri.
Perdeyi çekti. Ne değişecekti, camı kırsa dahi?
Televizyon
karşısında uyuklayan annesinin yarım kalmış çayını aldı, mutfağa götürdü.
Bulaşıklar birikmiş olsa onları yıkar; oylanırdı, ama bir bardak vardı elinde
avucunda hıncını çıkarabileceği, değmezdi. Kafasının içinde onu meşgul eden
küçük şeyleri de böyle geçiştirirdi. Küçük şeyler uğraşılmaya değmezdi. Sonra
bir bakardı, tümör gibi yayılmış o düşünceler bütün kafasının içindekilere.
Yine düşünürdü, ama yalnızca düşünemez olduğunu. Televizyonun sesini kısmayı
unutmuştu, düşünceler inlerine dönünce fark etti. Kapatmayı düşündü önce, sonra
boş verdi. Dünya yıkılsa duymazdı annesi, kendisi zaten dünyanın bile farkında
değildi.
Odasına
gitti. Yatağına uzandı. Sarı renkteki duvarlarına baktı, içinde bir şeyler yer
değiştirdi. Ne zaman eskileri düşünse böyle olur, içinde bir hortum başlar
Nalan’ın. Geçmiş ve geleceğin sandığımız kadar birbirinden kopuk olmadığının
farkına varır. Hiç sevmediği sarı renkli duvarlara bakarak düşünür bunları, o
sarı renkli duvarlar sebep olur bunları düşünmesine. O, hep odasının
duvarlarının mor renkte olsun isterdi. Basıyla birlikte boyamak, onunla
şakalaşmak isterdi. Onunla daha neler neler yapmak istedi ki. Böyleydi, bazı
insanların hiçbir şeye hakkı olmazdı. Ve bütün uzakların, bütün yasakların en
acı tarafı gibi, bu da onun kişiliğini belirledi. Sevmek yasaktı Nalan’a o,
aşık oldu. Gülmek yasaktı Nalan’a o, kahkahaları bitene kadar ağlamadı. Kuşlar
yasaktı Nalan’a o, kanatları olsun istedi, hiç vazgeçmedi.
İçindeki
hortum gittikçe şiddetleniyor, onu sevimsiz geçmişinin kollarına bırakıyordu.
Babası ve kuşlara geldi. Durdu; kendine acımak istiyordu biraz. Hakkıydı, ama
faydasızdı da aynı zamanda. Çok düşünmedi bunları, gözlerini kapadı.
Küçükken,
biriktirdiği paralarla dergiler, oyuncaklar yerine kuşlara yem alır, hepsini
evin çatısına toplardı. Birkaç ay, her hafta sonu çatıda geçirdi zamanını.
Gittikçe daha çok yem alıyor, daha çok vakit geçiriyordu kuşlarla. Dünyanın geri
kalanı umurunda değildi artık, bütün zamanını çatıda geçirmek istiyordu. Hafta
içleri onun için eziyetten farksızdı, ama çatıya giden bir köprüydü.
Dayanmalıydı. Kuşlar küçücük ellerini o kadar seviyordu ki, yemi çatıya
saçmasına izin vermeden eline çokuşuyorlardı. Kanatlarını ödünç isteyecekti
birinden ama hala çekiniyordu; kuşlar kanatları olduğu için kuştular ve birkaç
yem tanesi için bundan vazgeçeceklerini hiç sanmıyordu. “Sanırım kanatlar için
daha fazla dua etmeliyim” derdi, cesareti her kırıldığında. Annesi, babasına
“üst kattakilerin çatısı akıyormuş” dediğinde de daha fazla dua etmeliyim
demişti. Olacakların birazcık farkındaydı; kuşların bir yere gittiği yoktu
yemleri yedikten sonra. Çatıdaki manzara kabul edilemezdi. Son zamanlarda o da
seyrekleştirmişti zaten ziyaretlerini.
Yağmurlar
artık durmayacağını iyice belli edince, usta çağırdı çatı katın kiracısı.
Şaşkına döndüler çatıya çıkınca. “Abi İstanbul’un bütün kuşları sizin çatıya…”
ustanın sözünü bitirmesine izin vermedi adam, “Tamam, uzatma” dedi. Sinirinden
ölüyordu. Hemen akşamına apartman toplantısı yapıldı, nedeni soruşturuldu bu
manzaranın. Necla Teyze tutamadı kendini, “Necip Bey ben senin kızı görmüştüm
bir keresinde, valla elinde yemlerle çatıya gidiyordu sesimi çıkarmadım ben de.
Ne bileyim böyle şeylerin olacağını.” dedi ve ekledi “Bir kere gördüm ben şimdi
kızın da suçunu almayalım.” Hepsini ortak etmişti olası günahına.
Herkes
Necip Bey’e döndü. Hayatta en korktuğu şey başına gelmişti. Herkes ona
bakıyordu, odadaki herkes. Sakin olmaya çalışıyordu ama zordu. “Bilmiyorum,
benim haberim yok. Sorarım, bakalım yapmış mı öyle bir şey. Sorarım ben…”
Sustu, yarı isteyerek, yarı istemeyerek. Daha fazlasını yapamazdı. İşte bütün
kelimeleri bu kadardı ve bu kadar babaydı. “Yapmaz öyle şey benim kızım”
demezdi. Kendisine güvenmediği gibi kimseye güvenmesini de bilmezdi Necip Bey.
Toplantı bitti. Başka bir gördüğü, duyduğu olan yoktu. İlk Necip Bey çıktı
kapıdan, artan stresi ile.
Üç
katın merdivenlerini birkaç adımda çıktı. Nalan’ı dişlerini fırçalarken buldu.
“Kuşlara yemi sen mi verdin, çatıyı o hale sen mi getirdin?” dedi hışımla.
Nuray Hanım korkmuştu, “ne oldu be adam, çocuğun ne suçu var? Bağırma…” diyor, kolundan
çekiyordu bir yandan da. “Baba” dedi dünyanın bütün kötü kalplerine diz
çöktürecek bir tonlamayla, öyle bir doğallıkla. “Acıkmıştı ama onlar, kimse kötü
bir şey bu yaptığın demedi ki, hem kuşları beslemenin neresi kötü ki?” Diş
macunun köpükleri ağzından damlıyordu…
Gözlerini
kapadı sonra Nalan, annesi yapma diye bağırdı. Gözlerini açtığında aynadaki
macun lekelerini gördü. Babası çekip gitmişti. O kadar da vicdansız bir adam
değildir; kızına vurup sonra gözlerinin içine bakamaz. Evet, kapı sesi geldi.
Kaçıyordu babası kendinden, kendini de yanına alarak.
Ağlamadı
Nalan, yüzü acıdığı için. Artık kuşlar kendi başlarının çaresine bakmak
zorundaydılar, ona üzüldü biraz. Daha çok, babasının sarılmasını beklerken, “aferin
kızım aferin sana, sen düşünme bunları ben hallerim. Sen güzel güzel kalbini
koru” demesini beklerken, ona ceza kestiği, vurup gittiği için ağladı. Biraz
yüzünü yıkadı, biraz ağladı; biraz aynaya su çarptı, biraz ağladı. Nuray Hanım,
bütün arada kalmışlar gibi, üzerinde durduğu eşiği terk edemedi bir süre. Sonra
gitti kızına sarıldı. “Güzel kızım benim, iyi kalpli kızım. Sen babana bakma. O
başkalarına sinirlenmiş” dedi kızının gözyaşlarının silerken avuç içleriyle. “O
zaman bana niye vuruyor? Başka şeylerin acısını benden çıkarabilir mi?” dedi
Nalan, zor konuşmasına, tıkanan genzine aldırmadan. Nuray Hanım ağlamamak için
kendini zor tutuyordu.
Hortum
yavaşlamıştı artık. Gözyaşlarını silip içeriye kulak verdi. Televizyonun sesi
geliyordu, hala aynı kadın programının sunucusu konuşuyordu. Babasının henüz
gelmemiş olması onu rahatlattı. Boş verdi her şeyi, gözlerini kapadı. Uyku,
insanın masumiyetini yitirmeden büyüdüğü tek yerdi. Bütün hayallerinin yalnızca
rüyalarını süslemesine hiç üzülmedi Nalan, uyudu; elinden gelen buydu. Ve elinden
neler gelebileceğini kestirmek, sınırlarını görmek bir insanın en büyük
işkencesiydi.
Kapının
sesiyle uyandı. Gelen babasıydı; hep alacaklı gibi vururdu kapıyı. Nalan
verecekli gibi açtı, büktü boynunu, “hoş geldin” dedi. İki cümle yetiyordu
babası ile arasındaki iletişimine, “hoş geldin, güle güle” ve evdeki en temel
görevinin bu olduğunun bilincindeydi. Bir kapı otomatiği alınsa ona ihtiyaç
bile kalmazdı. “Hoş bulduk” dedi, aralarındaki uçurumda yakılandı babasının
gönülsüz sesi. Alışmıştı Nalan artık, her seferinde ağlamaya lüzum görmüyordu.
Salona
geçti o da babasının peşinden. Annesi uyanmış, doğruluyordu. Babası tekli
koltuğuna geçti. Yalnız kalmamak için evlenmiş, sonra da yalnız kalmak için bu
tekli koltuğu sahiplenmişti. Boşanmak zor gelmişti basbayağı. Kapının kenarına
yaslandı, hayatını adaması gereken insanlara baktı, kesinlikle değmezdi. Karşı
taraftakilerin ona dönen bakışları, onların da çok farklı düşünmediğini
gösteriyordu.
Bu
yalnızca Nalan’ın hikâyesi de değildi aslında, ama karşı tarafındakiler -annesi
ile babası- birbirine dahi bakmazdı. Odalarında, komodinin üzerinde lamba bile
yoktu. Odaya girer girmez kapanırdı ışıklar. Televizyonun yanını kesilse,
babası ya telefona sarılır ya kendini dışarı atardı. Bir adamın birkaç kelime
etmemek için bu kadar çaba sarf etmesi normal değildi. Normal değildi, ama
bizim Necip Bey’in kafasının içine yolculuk etmeye niyetimiz yoktu. Sevmeye
hakkı olmayan Nalan idi. Necip Bey için sevmemek yalnızca bir tercihti.
Her
iki tarafta birbirine fazlalıkmış gibi bakmaya daha fazla devam edemedi babası,
televizyonun sesini açtı; annesi, yüzünü yıkamaya gitti. Nalan, dalında
yerçekimine yenileceği günü bekleyen bir elma gibi asılı kaldı kapının
kenarında. O da gitmek istedi bir yerlere, kaçmak, kaybolmak… Ama boşluğa doğru
salınacağı günü beklemek zorundaydı; o bir elmaydı ve üstelik acı da
çekebiliyordu. Sanırım daha çabuk olgunlaşırdı diğerlerinden.
Yavaş
yavaş ayrıldı kapının kenarından, yapışmışta kopuyormuş gibi. Odasına döndü.
Yatağının üzerindeki telefonuna baktı, arayan kimse yoktu. Kim arayabilirdi, kim
için gerekliydi? Düşünmemeye çalıştı bunları. Yatağına doğru fırlattı tekrar
telefonu, dolabını açtı. Bugünün geri kalan kısmını da evde geçirirse
delirebilirdi. Babası da erkenden gelmiş, kurulmuştu köşesine. Bu, evdeki soğuk
savaşın şiddetini artırır, işkencenin süresini uzatırdı. Elindeki elbiseyi
üzerine tutup aynadan bakarken, telefonu çalmaya başladı. Elbiseyi dolabın
içine doğru fırlatıp, yatağın ucundaki telefonuna uzandı. Nergis arıyordu.
“Kızım
nerelerdesin ya? Biz aramasak arayacağın yok.”
“Aynı,
evdeyim işte. Nerde olabilirim ki başka? Ben de arayacaktım arayacaktım da”
“Aman
boş ver şimdi. Hadi bekliyorum, aşağıdayım. Çıkalım biraz hava alalım. Nereye
kadar otur otur?”
“Ben
de tam onu diyecektim sana, işin yoksa çıkalım. Sen daha önce davrandın. Neyse
tamam bekle sen. Ben hemen geliyorum.”
Nergis,
tek arkadaşı sayılabilirdi; liseyi beraber okumuşlardı. Nergis, sonra
mahallenin zengin ailelerinden birinin oğlu ile evlenmiş, ‘hayatını
kurtarmıştı.’ Nalan da aynı yoldan ilerlemesi için ailesinin uzun ikna
çabalarına maruz kalmış, ama asla kabul etmemişti. Üniversiteye gitmeyen bütün
kızların evlenmesi gerekiyordu sanki yirmi ikisinde evde kalmış gözüyle
bakılıyordu.
Aceleyle
üzerini değişirdi. Babasına görünmeden mutfak kapısının önüne geçti. Annesine
işaretler yapıp kendini göstermeye çalıştı. Annesi, artık canı sıkılınca;
ekrandaki aptallıktan başını çevirdi ve onu gördü. Usulca kalkıp, yanına geldi.
“Ne var yine” dedi. Körle yatan şaşı da kalkamıyor. “Nergis gelmiş beni
bekliyor aşağıda. Seni birisiyle tanıştıracağım dedi, zengin mi zengin
yakışıklı mı yakışıklı.” Annesinin gözleri ışıldadı bu bulutlu günde, penceresi
perde betona bakan mutfağın orta yerinde. Kızındaki bu değişim akıl alır gibi
değildi, ama istekler gerçekleri her zaman gizlerdi, bu böyleydi. “Babama söyle
de çıkayım” dedi. Belki de son fırsatını kaçırmak istemeyen, evde kalmış kızlar
gibi bakmaya çalıştı. Kendinden utandı biraz, ama becerebildiğine bile emin
değildi.
Annesi,
babasının kulağına eğildi, anlattı durumu. Babası gözünü ekrandan ayırmadan
dinledi. Nalan, babasının sadece kafasını öne doğru eğdiğini gördü ve hemen
odasına gidip çantasını aldı. Annesi, geri geldiğinde, tamam çıkabilirsin
demesine gerek kalmadığını gördü. İşte birlikte yaşamanın en berbat yanı,
evdeki herkesin yapacaklarını tahmin etmen, hareketlerinin bütün anlamını
bilmendi.
“Çok
geç kalma” dedi annesi, Nalan ayakkabılarını giyerken. “Anne olmak zor” dedi
Nalan, “ama biliyor musun? Baba olmak daha zor; bir hisse senedinin durumunu
dinlerken kızının istekleri için gelip karın seni bölebiliyor ve birkaç saniye
gözünü ekrandan ayırmak zorunda kalıyorsun. Düşünsene anne, ne büyük
fedakârlık, ama kızın doğrudan gelse daha fena, mutlaka birkaç kelime etmek
zorundasın. Neyse geç kalmam.” dedi kapıyı kapatırken.
Annesi
olduğu yerde kalmıştı. Annesi, kocası ve kızı arasındaki uçurumda ip üzerinde
yürümekten usanmıştı. Gitti koltuğuna uzandı, battaniyesini üzerine çekti.
Herkesin yapabileceklerinin sınırı vardı, onunki bu kadardı. Necip Bey, borsa
oynamamasına rağmen gün boyu takip ettiği hisse senetlerinin değer kaybetmesine
üzülmeye devam etti. Tekli koltuğu ile yaşadığı aşkın sonunun gözlerini
kapamadan gelmeyeceğine bir kez daha ikna etti bizi. Uyuklamaya başladı bir
süre sonra. Adını koyamadığı bir huzur gelip yerleşmişti içine. Kızının
uçurumun diğer tarafından el sallamayı bırakmasına yordu. Bu kadar ince
düşünmeyi yakıştıramadı kendine. Televizyonun sesini kapatıp, uykunun kollarına
bıraktı kendini.
Nalan,
söylediklerini hiç düşünmeden indi merdivenleri. Bırak kelimeleri, çekiçle
çaksa bunları annesinin kafasına, onu yine anlamayacaktı. Kapıyı açınca, hemen
apartmanın önünde onu bekleyen Nergis’i gördü. Arabasından inmiş, telefonuyla
uğraşıyordu. Koştu, sarıldı Nergis’in biraz şaşıracağına aldırmadan. Yalnızlık
böyleydi işte ve böyle anlarda birilerinin, göğüs kafesinize baskı uygulaması,
sırtınızı sıkması gerekiyordu. Sarılmak da diyebiliriz. Üstelik kim olduğunun
çok önemi yoktu, sağ tarafınıza kalbini koyanın. Ayrıldılar, yüz yüze geldiler.
“Hadi gidelim” dedi Nergis. Halinden memnun değilmiş gibi durmuyordu. Bir an
yerlerini değiştirdi Nalan kafasında, ama pek mutlu olmadı. Hayatından memnun
değildi, ama aradığı hayat Nergis’inki de değildi. Aradığını hiçbir yerde
bulamayacağını, hiç kimsenin ona veremeyeceğini anladı o anda. Huzursuzluk
duyması gerekirken, bir kalorifer peteğine yaslanır gibi yayıldı alttan
ısıtmalı koltuğa. Şimdi bir daha düşünebilirdi yer değiştirme meselesini, ama
düşünmek yalnızca zaman israfıydı artık. Nergis, ona tanıdığı kendine gelme süresinin
dolduğunu işaret edercesine “evden ne farkı kaldı böyle susacaksan?” dedi. Her
susuşun aynı anlama gelmediğini öğrenecek kadar mutsuz olmamıştı henüz, onun
adına sevindi. Yalancı bir gülümsemeyle, bugün için minnetini dile getirerek
başladı konuşmaya. Dünya dönmeye devam etti, sevmeye hakkı olmayan kadınlar
inat etmeye.
Salih
Çakır
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder