6 Temmuz 2015 Pazartesi

küçük kızım büyürken*

Hayatınızın başkalarının iki dudağı arasında olduğu anların içinden geçmiş bir insansanız hayatın kıymetini daha iyi bilirsiniz diğerlerinden. Ben o anların içinden birkaç sefer geçtim şimdi bir yenisi için oturuyorum bu koridorun sonunda. Kapının açılmasını ve benim sıramın gelmesini bekliyorum. Nükseden kanserimin hangi seviyede olduğunu söyleyecek doktor bugün. Ölümümü ne kadar erteleyebileceğimizi konuşacağız, bir takvim yapacağız bana. Zaman geri saymaya başlayacak. Dünyanın kara delikleri saatleri tersine olan, zamanı geri sayan insanlar. Ben de onlardan biri olacağım. Ama bu yeni bir şey değil. Kaç defa geri saydım zamanı, kaç defa fırlattı zembereğinden beni? Firari değildim ama geriye döndüm her seferinde. Hayatın sizin müdahaleniz olmadan gelişen, sizin dışınızda kalan kısmı o kadar büyük, o kadar etkili ki hepimizin birer kukla gibi hissettiği zamanlar var. Bunu görmezden gelmek üzerine gelişen yeteneklerimize o kadar güveniyoruz ki, o kadar eminiz ki kendi ayaklarımızın üzerinde durabildiğimizden, yalnızca tanrının iplerimizi biraz gevşetmiş olduğunu göremiyoruz.  Göremiyoruz şu ana kadar dünya üzerinde yaşamış en sıkıcı insan topluluğu olduğumuzu, hepimizin kendi kafalarımızın içinde sıkışıp kaldığını. Büyük savaşların üzerinden yıllar geçti. Kötülüğün üzerine kireç döktük, Hitler’i gömdük. İyimserlik yaşama sanatıdır. Yaşamak yalnızca düşünmeyenlere kaldı. Düşünmeyen dünyanın üzerine yapışmış kene gibi sürekli ondan beslenen, hastalıktan başka bir şey vermeyen matematiği iyi insanlar topluluğu. Zamanı geldiğinde hayat ipleri öyle bir eline alıyor, öyle hızlı çekiyor ki sarsılıyorsun. Sen ben o Hitler kötüler iyiler fark etmiyor tanrı herkese eşit muamele etmek zorunda dünyada. O hiçbir şey için zorunda değil aslında ama biz en çok o zorundaymış gibi davranıyoruz. Birazdan bu kapı açılınca içeri girmeden ona yaşamam gerektiğini söyleyeceğim, bir şans daha isteyeceğim. Bana hediye olarak verdiklerinin bana ihtiyacını olduğunu, hiçbir çiçeğin saksıda ölüme terk edilmemesi gerektiğini, beni çocuklarımın gömmesini isteyeceğim. Sesimi duyacak ve bu sessizliğin herkes gibi beni de delirtmesini bekleyecek.
Kapı açıldı. İçerden saçları beyazlamış, bastonu elinde, seyyar gözlükçülerden saatine bakarak alınmış gibi sırıtan gözlükleriyle yaşlı bir adam çıktı. Yanındakinin omzuna yaslanarak yürüyordu. Koridor boyunca onları öyle seyretmek isterdim, kimselerin geçtiği yoktu buradan işi düşmeden. Ama bir an için dönüp arkama baktığımda hemşire ile göz göze geldik.
“buyurun sıra sizde” dedi bekleyen kimse olmamasına rağmen.
Bir kanserli hasta nasıl yürümesi gerekirse öyle yürüdüm, bir kanserli hasta nasıl bakması gerekirse öyle baktım. Bu kapıdan çıktığımda kansere dair her şeyi unutmalıyım. Şimdi neleri unutmam gerektiğini tekrarlıyorum.
Oda son derece aydınlık ve iyi havalandırılmıştı bir hastanede hüzünden başka bir şeye yer yokmuş gibi davranan insanlara inat bu doktor direniyordu. Pencerenin önünde saksılar diziliydi insanı hayata bağlayan zararsız yaratıklar. Masasının üzeri ona yakışır şekilde dağınıktı ama hemşireye hiç yakıştıramadım. Kafasını kaldırdı bilgisayarının ekranından “hoş geldiniz buyurun oturun ben de sizin sonuçlarınıza bakıyordum şimdi” dedi. Birlikte bakacağımızı sanıyordum. Benden bir türlü vazgeçmeyen bu hücreleri kendi gözlerimle görmek istiyordum.  Solundaki koltuğa oturdum bana dönsün istedim ekrandakileri bıraksın. Onlarda bendim aslında fark eden bir şey yoktu ama o ekranda gözükenler ölmemi isterken ben yaşamak istiyordum, onları yok etmek.
“Levent bey hastalığınız ikinci evresinde kronik myeloid lösemide akselere evre diyoruz biz buna. Kendinizi biraz hasta hissediyor, sıcak ortamlardan bunalıyor olmalısınız. Kemik ağrılarınız olabilir. Bu evrenin gözlenen etkileri bunlar. Tahlil sonuçlarınıza bakınca çok kötü bir tablo ile karşılaşmamakla beraber çokta iyi şeyler söyleyemeyeceğim. İlerleme hızı yüksek görünüyor ancak şu an için durum o kadar da kötü değil. Siz zaten bu konuya çokta yabancı sayılmazsınız ve bunu yenebileceğinizi de yine en iyi siz biliyorsunuz.”
Bir yemek tarifi verir gibi anlatıyordu hastalığımı bana. Bir kâğıt kalem alıp yazmak istedim anlattıklarını, zor tuttum kendimi. Hastalığı yenebileceğinizi en iyi siz bilirsiniz diyor bir de kimse savaşmak için gücün kaldı mı diye sormuyor. Bu kahrolası hastalık bir kara büyü gibi yapıştı kaldı üzerime. Hayatımın onsuz geçirdiğim dönemlerini hatırlamaz oldum ne kadar zamandır kendimi terk etmiş ve bu hastalıkla savaş veriyorum bitmiyor benimle beraber büyüyor içimde. Küçük kızımla beraber büyüyor. O henüz bilmiyor hayatının bir pamuk ipliğine bağlı olduğunu, daha hayatla tanışmadan ona küsecek olduğunu. Hayır, ağlamayacağım burada tanrı sesimi duydu ve beni izliyor.
“biliyorum doktor biliyorum yalnız artık hiç dayanacak gücüm kaldığını sanmıyorum bir insanın dayanabileceği kadar dayandım. Yetmedi her seferinde yeniden geldi, yeniden bu koridorlarla bir ileri bir geri dolandım durdum. Bana neler yapabileceğimi söyleyin yaşayabileceğim kadar yaşamak istiyorum bana ihtiyacı olan insanları arkamda bırakıp gidemem. Hadi söyleyin ne kadar ömrüm kaldı.”
Olayı dramatikleştirmek gibi bir amacım yoktu gerçekten bilmek istiyordum bunları ve gerçekten ihtiyacı vardı ailemin bana. Küçük kızım hala 34 numara ayakkabılar giyiyor tanrının kötü bir adam olduğunu düşünmesini istemiyorum. İstemiyorum hayaller kurarak uyumak varken yastığının ıslak yüzünü tersine çevirmesini, hayata küsmesini istemiyorum.
“levent bey sizi anlıyorum dünyada ki en şanssız adam olduğunuzu düşünüyorsunuz haksız da sayılmazsınız ama hala nefes aldığınıza şükretmeli ve bu hastalığı iki kez yenmiş olduğunuz gerçeğini unutmamalısınız. Buraya evvelki sefer geldiğinizde de artık gücünüzün kalmadığını söylemiştiniz aslında levent bey bence siz gücünüzün farkında değilsiniz. Tedaviye gelince. Hemen bu hafta başlamamız gerekiyor. Aşamaları zaten biliyorsunuz yeniden anlatma gereği duymuyorum. Ama bu sefer diğerlerinden daha ağır geçebilir. Vücudunuzda hala ikincinin etkilerini üzerinden atmamış hücreler bulunması muhtemel.” dedi.
Çorbanın tuzu biraz eksik olmuş daha dikkatli olalım bu sefer olacak der gibi söyledi bunları. Hayati bir mesele değilmiş de küçük bir dokunuşla düzelebilirmiş gibi.
Zaten hiç samimi bulmuyordum bu doktoru diğerlerini de bulmadığım gibi. Ama söyledikleri bir durup düşün diyordu. Duruyordum ve düşünüyordum zaten. Bir haftadır bunu yapıyordum sürekli. Bana bir şey kattığı söylenemez. Hem o bilmiyor ki küçük kızımın bana sarılmadan uyuyamadığını. Hep en kalın kitaplarını seçtiğini bilmiyor ki ona okumam için. Bitmeden bir yere gitmek yok dediğini, ona söz verdiğimi. Bir şeylerin az da olsa farkında olduğunu bilmiyor ki. Geceleri ıslak yastığını tersine çevirenin ben olduğunu bilmiyor ki. O yalnızca kanımdaki hücrelerin beni yok etmek istediğini biliyor ve onları yenmemiz gerektiğini düşünüyor. Onun dünyasında benim yerim bu kadar, fazlası değil. Bir de çiçekleri var pencerenin önünde. Ama iyice değişti fikrim bu konuda. O çiçekler hemşirenin olmalı, bütün güzellikler onun olmalı. Özür dilemeliyim belki de ondan. Birisi hakkında kötü şeyler düşünür ve onun aslında iyi biri olduğunu anladığınız an özür dileme ihtiyacı hissedersiniz. Tam tersi olduğun da ise yalnızca uzaklaşmak istersiniz. Bir aptal olduğunuzu düşünmenin en acı şeklidir bu. Ben ise ne hemşireden özür diledim ne de doktorun odasını terk ettim. Daha önemli konular üzerinde konuşuyorduk, bir aptal olmam hiç fark etmezdi şu an için.
“Doktor bey sizi anlıyorum her hastanıza karşı belli sorumluluklarınız var; onu tutabildiğiniz kadar hayatta tutmak, çekebileceği kadar acı çektirmek ve sonrasında yoğun bakımda ölüme terk etmek gibi. Anlıyorum sizin de yapabileceklerinizin sınırlı olduğunu, bir neşter bir şırıngayla bütün insanlığın kurtarılamayacağını. Işın silahlarınızın bile yetersiz kaldığını biliyorum bu serseri hücrelerin karşısında. Ama beni motive etmeye çalışmanız biraz çocukça duruyor. Bunu yapmaya çalışırken en azından özlü cümleler yerine sayısal verilerden yararlansanız, inandırıcı olurdunuz. Kandırabilirdiniz beni.”
Neler söylüyorum ben ateşim mi çıktı? Ellerimi alnıma koyuyorum evet biraz doktoru göremiyorum hayır bayılmamalıyım saat dörtte okul çıkışında olmalıyım küçük kızım bekler beni. Kimseyi dinlemez bekler söz verdim ben ona…
Uyandığımda hemen saate baktım, üç buçuktu. Koluma bir serum takmışlardı. Etrafımda kimseler yoktu durumum ciddi değildi demek. Rahatladım biraz. Doğruldum yavaşça, bayılmak ve uyumak arasındaki farkı anladım. Her yerim ağrıyordu. Serumu çıkartıp atmak istedim daha önce de birkaç sefer yapmıştım. Çok acı çekmeden halledebileceğimi düşündüm. Ama hayatın küçük hediyelerinden biri olarak içeri doktorumun özür dilemem gereken hemşiresi girdi.
“geçmiş olsun levent bey konuşurken birden bayıldınız bir şeyiniz yok. Sanırım bu aralar biraz uykusuz kalmışsınız daha çok dikkat etmeniz gerekiyor kendinize. Hasta olduğunuzu unutmayın iyi dinlenmeye dikkat edin”
Bu ömrümü ne kadar uzatır demek istedim, şu an hayatımdaki en önemli konu buydu, okul çıkışında beni bekleyecek olan kızım dışında. Hasta olduğunuz dedi değil mi bana unutmak için neler vermezdim ki. O bunu nerden bilebilir ki. Ne kadar da iyi niyetli bir kadın aslında, konuşurken gülmeye hazır bir yüz ifadesiyle bakıyordu gözlerinizin içine. Yalnızca doğru kelimeleri seçmekte güçlük çektiğini düşünüyordum ve ben kendimi gerçekten suçlu hissediyordum gittikçe. Hemen kaçmalıydım buradan, bir sebebim de vardı zaten.
“çok sağ olun dikkat etmeye çalışırım. Yalnız benim çıkmam lazım kızımı almam gerekiyor okuldan söz verdim bugün için okul çıkışında oyuncak dükkânına gitmek için. Biliyorum bekler beni gitmez hiçbir yere dinlemez kimseyi o yüzden çıkarabilir misiniz şu serumu? Geç kalmak üzereyim de.”
Hiçbir şey söylemeden çıkardı. Gülümsedi yine biraz acırmış gibi haliyle.
“teşekkür ederim” dedim. Çıktım Ben gülümseyemedim onun da bunu anlayışla karşıladığını sanıyorum. Yirmi dakika kalmış hemen arabamı bulamamı ve okul çıkışına yetişmeliyim babalar kızlarına verdiği sözleri tutarlar. En azından biz kızımla hep konu üzerinde kitaplar okuyoruz ağır sorumluluklarım var.
Bugün alacakları için liste yaparken yakaladım onu birkaç kere. Hemen defterinin altına soktu benim onu izlediğimi her fark ettiğinde. Böyle huyları vardı işte sizin her şeyinizi bilmek ister ama kendi küçük dünyasını ölesiye korur sizden. Söylemezde hissettiklerini küçük notlar bırakır bazen başınızın ucuna. Saçlarımı da okşar mı bilmiyorum ama öptüğünü hissediyorum bazen rolleri değişiyoruz işte kızımla. Onda kendimi gördüğüm anlarda istemsizce mutlu oluyorum. Sanki göçüp gitsem bile onun bir parçası olarak kalacakmışım gibi geliyor. Aslında bunları düşündükçe içim parçalanıyor, parçalarım birbirine karışıyor. Dünyanın en şanssız insanın ben değil küçük kızım olduğunu düşünüyorum. Karımı düşünüyorum sonra, tanrının kanatlarını yaratmayı unuttuğu için dünyaya gönderdiği meleği. Onun da benden şanssız olduğunu. Şimdi sırası mı bütün bunların? Kızım beklerken beni okulun bahçesinde, yazdan kalmış son çiçek gibi. Küsmeden yetişmeliyim. Neredeyse geldim birkaç dakika geç kalmış olmamı bile kafasına takacağını biliyorum. Hemen koşar çantasını alırım özür dilerim küçük hanımdan o da koşar boynuma sarılır zaten fazla dayanamaz.
Ayakları yere yetişmediği için oturduğu bankta bir ileri bir geri sallayıp duruyor öylece saniyeleri saydığını düşünmüyorum o kadar da benzeyemez bana. Etrafına hiç bakmıyor zaten kafasını kaldırıp sağa sola bir çevirse benim geldiğimi çok önceden görebilirdi. İndim arabadan koştum yanına çantasını aldım yanından. Bankta ayaklarının üzerine dineldi, boynuma atladı. Aramızdaki o küçük mesafeyi uçarak aştı. Hala onu taşıyabildiğim için teşekkür ettim tanrıya. Beni o kadar çok öptü ki bir an kendimi bir elma şekeri zannettim. Özür dilerim dedim duymadı bile. Umurunda değildi listesini düşünmeye başlamış olmalıydı. Annesine ve bana da bir hediyesi vardır mutlaka listede. Beni yine ellerimde poşetlerle bir yere oturtur, elime bir kitap verir on sayfa okuyana kadar buradayım der. Hediyelerimizi almaya gider. Asla fikir almıyor kimseden ve sürprizlere bayılıyor küçük kızım. Umarım yine yanına şeker portakalını almamıştır, kaçıncı kez okuyor bilmiyorum. Zeze’ye o kadar üzülüyor ki onun da babası ben olsaymışım keşke öyle dedi geçen bana hem kardeş olurlarmış böylece. Başımı yastığa koyduğum zaman küçük bir kız çocuğu hayal ederdim gençliğimde. Biraz bana benzeyen, baba baba deyip duran dünya tatlısı bir kız çocuğu. Şimdi meleğime bakıyorum da hayal dünyam ne kadar da küçükmüş. O benim bütün iyi yanlarımı ve annesinin bütün güzelliğini almış. Tanrı bana iki melek hediye etti zaten yalnızca. Gerisini hayatımdan fazlası ile aldı. Yine de şikâyetçi değilim. En kötü durumlarda meleklerime sarıldım. Ona minnettarım.
Evet, elime şeker portakalını tutuşurdu yine ve en çok ağladığımız sayfaların dışında bir on sayfa ayırmış bana. Zezenin portuga ile tanıştığı bölüm. Yine oldukça yavaş okumak zorundayım karar vermek konusunda o kadar da iyi olduğu söylenemez. Elinde bir listesi var belki ama en az yarısını daha mağazadan içeri girer girmez değiştirdiğine adım gibi eminim. Koştu gitti beni bırakıp, kızmadım. Kitabıma başladım bende, yavaş yavaş okuyorum. Yarım yamalak bildiğim bir şiir gibi bazı cümleler kendiliğinden geçiyor içimden gözlerimden hızlıyım. Hayır, kitaba bakmıyorum şuan gözlerim kapalı. Sesler gidip geliyor. Neler oluyor? İnsanlar niye başıma toplanıyor? Ben niye yerdeyim? Kitabım nerde? Kızım nerde? Kızım…

Ellime bir el değiyor, küçük parmaklarını tutuyorum. Meleğim. Görüyorum ağlıyor ve korkmuş ben bile ne olduğunu bilmiyorum. Ölüyor muyum? Tanrım bana da Hitlerle aynı sonu layık gördüğün için seni kınıyorum. Göğsüme yaslıyor başını, göğsüm deliniyor gözyaşları gömleğimi geçip etime değdikçe. Soğuk soğuk terliyorum, sımsıkı sarılıyorum küçük kızıma.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder