Hayatınızın
başkalarının iki dudağı arasında olduğu anların içinden geçmiş bir insansanız
hayatın kıymetini daha iyi bilirsiniz diğerlerinden. Ben o anların içinden
birkaç sefer geçtim şimdi bir yenisi için oturuyorum bu koridorun sonunda.
Kapının açılmasını ve benim sıramın gelmesini bekliyorum. Nükseden kanserimin
hangi seviyede olduğunu söyleyecek doktor bugün. Ölümümü ne kadar
erteleyebileceğimizi konuşacağız, bir takvim yapacağız bana. Zaman geri saymaya
başlayacak. Dünyanın kara delikleri saatleri tersine olan, zamanı geri sayan
insanlar. Ben de onlardan biri olacağım. Ama bu yeni bir şey değil. Kaç defa
geri saydım zamanı, kaç defa fırlattı zembereğinden beni? Firari değildim ama
geriye döndüm her seferinde. Hayatın sizin müdahaleniz olmadan gelişen, sizin
dışınızda kalan kısmı o kadar büyük, o kadar etkili ki hepimizin birer kukla
gibi hissettiği zamanlar var. Bunu görmezden gelmek üzerine gelişen
yeteneklerimize o kadar güveniyoruz ki, o kadar eminiz ki kendi ayaklarımızın
üzerinde durabildiğimizden, yalnızca tanrının iplerimizi biraz gevşetmiş
olduğunu göremiyoruz. Göremiyoruz şu ana
kadar dünya üzerinde yaşamış en sıkıcı insan topluluğu olduğumuzu, hepimizin
kendi kafalarımızın içinde sıkışıp kaldığını. Büyük savaşların üzerinden yıllar
geçti. Kötülüğün üzerine kireç döktük, Hitler’i gömdük. İyimserlik yaşama
sanatıdır. Yaşamak yalnızca düşünmeyenlere kaldı. Düşünmeyen dünyanın üzerine
yapışmış kene gibi sürekli ondan beslenen, hastalıktan başka bir şey vermeyen
matematiği iyi insanlar topluluğu. Zamanı geldiğinde hayat ipleri öyle bir
eline alıyor, öyle hızlı çekiyor ki sarsılıyorsun. Sen ben o Hitler kötüler
iyiler fark etmiyor tanrı herkese eşit muamele etmek zorunda dünyada. O hiçbir
şey için zorunda değil aslında ama biz en çok o zorundaymış gibi davranıyoruz.
Birazdan bu kapı açılınca içeri girmeden ona yaşamam gerektiğini söyleyeceğim,
bir şans daha isteyeceğim. Bana hediye olarak verdiklerinin bana ihtiyacını
olduğunu, hiçbir çiçeğin saksıda ölüme terk edilmemesi gerektiğini, beni çocuklarımın
gömmesini isteyeceğim. Sesimi duyacak ve bu sessizliğin herkes gibi beni de
delirtmesini bekleyecek.
Kapı
açıldı. İçerden saçları beyazlamış, bastonu elinde, seyyar gözlükçülerden
saatine bakarak alınmış gibi sırıtan gözlükleriyle yaşlı bir adam çıktı. Yanındakinin
omzuna yaslanarak yürüyordu. Koridor boyunca onları öyle seyretmek isterdim,
kimselerin geçtiği yoktu buradan işi düşmeden. Ama bir an için dönüp arkama
baktığımda hemşire ile göz göze geldik.
“buyurun
sıra sizde” dedi bekleyen kimse olmamasına rağmen.
Bir
kanserli hasta nasıl yürümesi gerekirse öyle yürüdüm, bir kanserli hasta nasıl
bakması gerekirse öyle baktım. Bu kapıdan çıktığımda kansere dair her şeyi
unutmalıyım. Şimdi neleri unutmam gerektiğini tekrarlıyorum.
Oda
son derece aydınlık ve iyi havalandırılmıştı bir hastanede hüzünden başka bir
şeye yer yokmuş gibi davranan insanlara inat bu doktor direniyordu. Pencerenin
önünde saksılar diziliydi insanı hayata bağlayan zararsız yaratıklar. Masasının
üzeri ona yakışır şekilde dağınıktı ama hemşireye hiç yakıştıramadım. Kafasını
kaldırdı bilgisayarının ekranından “hoş geldiniz buyurun oturun ben de sizin
sonuçlarınıza bakıyordum şimdi” dedi. Birlikte bakacağımızı sanıyordum. Benden
bir türlü vazgeçmeyen bu hücreleri kendi gözlerimle görmek istiyordum. Solundaki koltuğa oturdum bana dönsün istedim
ekrandakileri bıraksın. Onlarda bendim aslında fark eden bir şey yoktu ama o
ekranda gözükenler ölmemi isterken ben yaşamak istiyordum, onları yok etmek.
“Levent
bey hastalığınız ikinci evresinde kronik myeloid lösemide akselere evre diyoruz
biz buna. Kendinizi biraz hasta hissediyor, sıcak ortamlardan bunalıyor
olmalısınız. Kemik ağrılarınız olabilir. Bu evrenin gözlenen etkileri bunlar.
Tahlil sonuçlarınıza bakınca çok kötü bir tablo ile karşılaşmamakla beraber
çokta iyi şeyler söyleyemeyeceğim. İlerleme hızı yüksek görünüyor ancak şu an
için durum o kadar da kötü değil. Siz zaten bu konuya çokta yabancı
sayılmazsınız ve bunu yenebileceğinizi de yine en iyi siz biliyorsunuz.”
Bir
yemek tarifi verir gibi anlatıyordu hastalığımı bana. Bir kâğıt kalem alıp
yazmak istedim anlattıklarını, zor tuttum kendimi. Hastalığı yenebileceğinizi
en iyi siz bilirsiniz diyor bir de kimse savaşmak için gücün kaldı mı diye
sormuyor. Bu kahrolası hastalık bir kara büyü gibi yapıştı kaldı üzerime.
Hayatımın onsuz geçirdiğim dönemlerini hatırlamaz oldum ne kadar zamandır
kendimi terk etmiş ve bu hastalıkla savaş veriyorum bitmiyor benimle beraber
büyüyor içimde. Küçük kızımla beraber büyüyor. O henüz bilmiyor hayatının bir
pamuk ipliğine bağlı olduğunu, daha hayatla tanışmadan ona küsecek olduğunu.
Hayır, ağlamayacağım burada tanrı sesimi duydu ve beni izliyor.
“biliyorum
doktor biliyorum yalnız artık hiç dayanacak gücüm kaldığını sanmıyorum bir
insanın dayanabileceği kadar dayandım. Yetmedi her seferinde yeniden geldi,
yeniden bu koridorlarla bir ileri bir geri dolandım durdum. Bana neler
yapabileceğimi söyleyin yaşayabileceğim kadar yaşamak istiyorum bana ihtiyacı
olan insanları arkamda bırakıp gidemem. Hadi söyleyin ne kadar ömrüm kaldı.”
Olayı
dramatikleştirmek gibi bir amacım yoktu gerçekten bilmek istiyordum bunları ve
gerçekten ihtiyacı vardı ailemin bana. Küçük kızım hala 34 numara ayakkabılar
giyiyor tanrının kötü bir adam olduğunu düşünmesini istemiyorum. İstemiyorum
hayaller kurarak uyumak varken yastığının ıslak yüzünü tersine çevirmesini,
hayata küsmesini istemiyorum.
“levent
bey sizi anlıyorum dünyada ki en şanssız adam olduğunuzu düşünüyorsunuz haksız
da sayılmazsınız ama hala nefes aldığınıza şükretmeli ve bu hastalığı iki kez
yenmiş olduğunuz gerçeğini unutmamalısınız. Buraya evvelki sefer geldiğinizde
de artık gücünüzün kalmadığını söylemiştiniz aslında levent bey bence siz
gücünüzün farkında değilsiniz. Tedaviye gelince. Hemen bu hafta başlamamız
gerekiyor. Aşamaları zaten biliyorsunuz yeniden anlatma gereği duymuyorum. Ama
bu sefer diğerlerinden daha ağır geçebilir. Vücudunuzda hala ikincinin
etkilerini üzerinden atmamış hücreler bulunması muhtemel.” dedi.
Çorbanın
tuzu biraz eksik olmuş daha dikkatli olalım bu sefer olacak der gibi söyledi
bunları. Hayati bir mesele değilmiş de küçük bir dokunuşla düzelebilirmiş gibi.
Zaten
hiç samimi bulmuyordum bu doktoru diğerlerini de bulmadığım gibi. Ama söyledikleri
bir durup düşün diyordu. Duruyordum ve düşünüyordum zaten. Bir haftadır bunu
yapıyordum sürekli. Bana bir şey kattığı söylenemez. Hem o bilmiyor ki küçük
kızımın bana sarılmadan uyuyamadığını. Hep en kalın kitaplarını seçtiğini
bilmiyor ki ona okumam için. Bitmeden bir yere gitmek yok dediğini, ona söz
verdiğimi. Bir şeylerin az da olsa farkında olduğunu bilmiyor ki. Geceleri
ıslak yastığını tersine çevirenin ben olduğunu bilmiyor ki. O yalnızca
kanımdaki hücrelerin beni yok etmek istediğini biliyor ve onları yenmemiz
gerektiğini düşünüyor. Onun dünyasında benim yerim bu kadar, fazlası değil. Bir
de çiçekleri var pencerenin önünde. Ama iyice değişti fikrim bu konuda. O
çiçekler hemşirenin olmalı, bütün güzellikler onun olmalı. Özür dilemeliyim
belki de ondan. Birisi hakkında kötü şeyler düşünür ve onun aslında iyi biri olduğunu
anladığınız an özür dileme ihtiyacı hissedersiniz. Tam tersi olduğun da ise
yalnızca uzaklaşmak istersiniz. Bir aptal olduğunuzu düşünmenin en acı şeklidir
bu. Ben ise ne hemşireden özür diledim ne de doktorun odasını terk ettim. Daha
önemli konular üzerinde konuşuyorduk, bir aptal olmam hiç fark etmezdi şu an
için.
“Doktor
bey sizi anlıyorum her hastanıza karşı belli sorumluluklarınız var; onu
tutabildiğiniz kadar hayatta tutmak, çekebileceği kadar acı çektirmek ve
sonrasında yoğun bakımda ölüme terk etmek gibi. Anlıyorum sizin de
yapabileceklerinizin sınırlı olduğunu, bir neşter bir şırıngayla bütün
insanlığın kurtarılamayacağını. Işın silahlarınızın bile yetersiz kaldığını
biliyorum bu serseri hücrelerin karşısında. Ama beni motive etmeye çalışmanız
biraz çocukça duruyor. Bunu yapmaya çalışırken en azından özlü cümleler yerine
sayısal verilerden yararlansanız, inandırıcı olurdunuz. Kandırabilirdiniz
beni.”
Neler
söylüyorum ben ateşim mi çıktı? Ellerimi alnıma koyuyorum evet biraz doktoru
göremiyorum hayır bayılmamalıyım saat dörtte okul çıkışında olmalıyım küçük
kızım bekler beni. Kimseyi dinlemez bekler söz verdim ben ona…
Uyandığımda
hemen saate baktım, üç buçuktu. Koluma bir serum takmışlardı. Etrafımda
kimseler yoktu durumum ciddi değildi demek. Rahatladım biraz. Doğruldum yavaşça,
bayılmak ve uyumak arasındaki farkı anladım. Her yerim ağrıyordu. Serumu
çıkartıp atmak istedim daha önce de birkaç sefer yapmıştım. Çok acı çekmeden
halledebileceğimi düşündüm. Ama hayatın küçük hediyelerinden biri olarak içeri
doktorumun özür dilemem gereken hemşiresi girdi.
“geçmiş
olsun levent bey konuşurken birden bayıldınız bir şeyiniz yok. Sanırım bu
aralar biraz uykusuz kalmışsınız daha çok dikkat etmeniz gerekiyor kendinize.
Hasta olduğunuzu unutmayın iyi dinlenmeye dikkat edin”
Bu
ömrümü ne kadar uzatır demek istedim, şu an hayatımdaki en önemli konu buydu,
okul çıkışında beni bekleyecek olan kızım dışında. Hasta olduğunuz dedi değil
mi bana unutmak için neler vermezdim ki. O bunu nerden bilebilir ki. Ne kadar
da iyi niyetli bir kadın aslında, konuşurken gülmeye hazır bir yüz ifadesiyle
bakıyordu gözlerinizin içine. Yalnızca doğru kelimeleri seçmekte güçlük
çektiğini düşünüyordum ve ben kendimi gerçekten suçlu hissediyordum gittikçe. Hemen
kaçmalıydım buradan, bir sebebim de vardı zaten.
“çok
sağ olun dikkat etmeye çalışırım. Yalnız benim çıkmam lazım kızımı almam
gerekiyor okuldan söz verdim bugün için okul çıkışında oyuncak dükkânına gitmek
için. Biliyorum bekler beni gitmez hiçbir yere dinlemez kimseyi o yüzden
çıkarabilir misiniz şu serumu? Geç kalmak üzereyim de.”
Hiçbir
şey söylemeden çıkardı. Gülümsedi yine biraz acırmış gibi haliyle.
“teşekkür
ederim” dedim. Çıktım Ben gülümseyemedim onun da bunu anlayışla karşıladığını
sanıyorum. Yirmi dakika kalmış hemen arabamı bulamamı ve okul çıkışına
yetişmeliyim babalar kızlarına verdiği sözleri tutarlar. En azından biz kızımla
hep konu üzerinde kitaplar okuyoruz ağır sorumluluklarım var.
Bugün
alacakları için liste yaparken yakaladım onu birkaç kere. Hemen defterinin
altına soktu benim onu izlediğimi her fark ettiğinde. Böyle huyları vardı işte
sizin her şeyinizi bilmek ister ama kendi küçük dünyasını ölesiye korur sizden.
Söylemezde hissettiklerini küçük notlar bırakır bazen başınızın ucuna.
Saçlarımı da okşar mı bilmiyorum ama öptüğünü hissediyorum bazen rolleri
değişiyoruz işte kızımla. Onda kendimi gördüğüm anlarda istemsizce mutlu
oluyorum. Sanki göçüp gitsem bile onun bir parçası olarak kalacakmışım gibi
geliyor. Aslında bunları düşündükçe içim parçalanıyor, parçalarım birbirine
karışıyor. Dünyanın en şanssız insanın ben değil küçük kızım olduğunu düşünüyorum.
Karımı düşünüyorum sonra, tanrının kanatlarını yaratmayı unuttuğu için dünyaya
gönderdiği meleği. Onun da benden şanssız olduğunu. Şimdi sırası mı bütün
bunların? Kızım beklerken beni okulun bahçesinde, yazdan kalmış son çiçek gibi.
Küsmeden yetişmeliyim. Neredeyse geldim birkaç dakika geç kalmış olmamı bile
kafasına takacağını biliyorum. Hemen koşar çantasını alırım özür dilerim küçük
hanımdan o da koşar boynuma sarılır zaten fazla dayanamaz.
Ayakları
yere yetişmediği için oturduğu bankta bir ileri bir geri sallayıp duruyor
öylece saniyeleri saydığını düşünmüyorum o kadar da benzeyemez bana. Etrafına
hiç bakmıyor zaten kafasını kaldırıp sağa sola bir çevirse benim geldiğimi çok
önceden görebilirdi. İndim arabadan koştum yanına çantasını aldım yanından.
Bankta ayaklarının üzerine dineldi, boynuma atladı. Aramızdaki o küçük mesafeyi
uçarak aştı. Hala onu taşıyabildiğim için teşekkür ettim tanrıya. Beni o kadar
çok öptü ki bir an kendimi bir elma şekeri zannettim. Özür dilerim dedim
duymadı bile. Umurunda değildi listesini düşünmeye başlamış olmalıydı. Annesine
ve bana da bir hediyesi vardır mutlaka listede. Beni yine ellerimde poşetlerle
bir yere oturtur, elime bir kitap verir on sayfa okuyana kadar buradayım der.
Hediyelerimizi almaya gider. Asla fikir almıyor kimseden ve sürprizlere
bayılıyor küçük kızım. Umarım yine yanına şeker portakalını almamıştır, kaçıncı
kez okuyor bilmiyorum. Zeze’ye o kadar üzülüyor ki onun da babası ben
olsaymışım keşke öyle dedi geçen bana hem kardeş olurlarmış böylece. Başımı
yastığa koyduğum zaman küçük bir kız çocuğu hayal ederdim gençliğimde. Biraz
bana benzeyen, baba baba deyip duran dünya tatlısı bir kız çocuğu. Şimdi
meleğime bakıyorum da hayal dünyam ne kadar da küçükmüş. O benim bütün iyi
yanlarımı ve annesinin bütün güzelliğini almış. Tanrı bana iki melek hediye
etti zaten yalnızca. Gerisini hayatımdan fazlası ile aldı. Yine de şikâyetçi
değilim. En kötü durumlarda meleklerime sarıldım. Ona minnettarım.
Evet,
elime şeker portakalını tutuşurdu yine ve en çok ağladığımız sayfaların dışında
bir on sayfa ayırmış bana. Zezenin portuga ile tanıştığı bölüm. Yine oldukça
yavaş okumak zorundayım karar vermek konusunda o kadar da iyi olduğu
söylenemez. Elinde bir listesi var belki ama en az yarısını daha mağazadan
içeri girer girmez değiştirdiğine adım gibi eminim. Koştu gitti beni bırakıp,
kızmadım. Kitabıma başladım bende, yavaş yavaş okuyorum. Yarım yamalak bildiğim
bir şiir gibi bazı cümleler kendiliğinden geçiyor içimden gözlerimden hızlıyım.
Hayır, kitaba bakmıyorum şuan gözlerim kapalı. Sesler gidip geliyor. Neler
oluyor? İnsanlar niye başıma toplanıyor? Ben niye yerdeyim? Kitabım nerde?
Kızım nerde? Kızım…
Ellime
bir el değiyor, küçük parmaklarını tutuyorum. Meleğim. Görüyorum ağlıyor ve
korkmuş ben bile ne olduğunu bilmiyorum. Ölüyor muyum? Tanrım bana da Hitlerle
aynı sonu layık gördüğün için seni kınıyorum. Göğsüme yaslıyor başını, göğsüm
deliniyor gözyaşları gömleğimi geçip etime değdikçe. Soğuk soğuk terliyorum,
sımsıkı sarılıyorum küçük kızıma.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder