6 Temmuz 2015 Pazartesi

kötülük kadar ilahi adalet de daim olsun*

   Yağmur bugün ara vermişti. Evinin çatısı üç gündür aralıksız damlatan Mahmut Efendi; yağmur suyuyla dolmuş plastik kovaları boşaltılıyordu. Emekli olmaktan artık nefret ediyordu. Kocasından önce ölen kadınlar ettiği gibi. Nalan hanım öleli iki yıl olmuştu. Yine böyle ilkbahar yağmurlarının bastırdığı vakitte birden bire evin ortasında yere yığılmış, ambulans yetişmeden ölüp gitmişti. Mahmut Efendiyi bir başına bırakmış ve gitmişti. Emekliliğinin daha ilk yıllarıydı tam rahat yaşama vakitleri yani ama Nalan Hanım gitmişti. Mahmut Efendi çok sarsıldı bu olaydan sonra, dile kolay 35 yıldır sabah aynı saatte uyanan, aynı saatte karşılıklı kahvaltısını yapan iki insandan birisi artık yoktu. Giden gitmişti de kalan her zaman olduğu gibi hayatın tokadını yemişti.
  
   Nalan hanımı toprağa verdikten sonra emekli maaşları için bankaya gitmek dışında hiç evden çıkmadı Mahmut Efendi. Bakkalın çırağı onun sayesinde küçük yaşta zengin oldu çıktı. Verdiği bahşişleri duyan diğer bakkal çıraklarının ağzı açık kaldırdı. Ama yapacak bir şey yoktu başka bir yerden alışveriş yaptığı görülmüş şey değildi. Bahşişleri toplamak için memnun bakkala çırak olmak gerekti. Tabi bunun için önce Hasan'ın işini bırakması lazımdı. Ama kim altın yumurtlayan tavuğu satardı ki Hasan'ın böyle bir şeye hiç niyeti yoktu. Ama küçük mahallenin küçük serserilerinin de bu işin peşini bırakacağı yoktu. Mahallede Hasan'ı çok kez sıkıştırmışlar tehdit etmişlerdi. Bir kaç kez de bahşişlerine el koydukları olmuştu. Hasan paranın sıcak yanına sarılıp bütün olanları sineye çekmişti. Küçük serserilerin şefi Geri dur metin Bakkalın akrabasıydı bu iş için çok dil dökmüş ama Hasan'dan memnun olan memnun amca yüzünden istediğini alamamıştı. Ama biliyordu Hasan işi bırakırsa yarını işe çağrılacak olan kendisiydi.
  
   Bir hafta sonu, akşamüzeri futbol maçı sonrası terli terli bakkala koşulup gazozlar içilmiş, Hasan'a tehditkâr tehditkâr bakılmıştı. Geri Dur Metinin gözü Hasan'ın cebine ilişmişti. Bozuk paralardan delinmek üzereydi sanki. O an karar verdi bu iş onun olmalıydı. Küçük serseriler çetesini topladı. Evin merdivenlerinde oturup planlarını anlattı. Aslında sadece onun planıydı ama yaş ihlali yapıp soysuz piçleri izlemiş bu aptallar anlatılanlardan zevk alıyordu. Hasan'ın evinin hemen önünde ki rögar kapağını gevşetilecek. Sabah okula giderken Hasan evinden alınacak ve farkında olmadan rögarın üzerine basması sağlanacaktı. Böylece muhtemelen bir kaç kırıkla atlatılacak bir kaza yaşanacak ve Geri Dur Metin iş sahibi olup bahşişleri cebine indirecekti. Mahallenin vergi rekortmenleri arasına girmiş bir yüz ifadesiyle planı onaylattı çetesine. Oysa vergi verecek bir tip hiç değildi. Tahmin etmesi zor olamamalı.

   Sabah her şey normal seyrinde ilerlemiş, geceden gevşetilen kapağın yanından pis pis bakarak geçilmiş, Hasan'ın evinin kapısına vurulmuştu. Hasan kapıyı açtı sol ayağının bağcını bağlarken "hadi okula" dedi Metin. Bu zamana kadar böyle bir şeyle karşılaşmamış olan Hasan şaşırdı. Ama bunun bir barış mesajı olabileceğini düşünüp “tamam” dedi “gidelim.” Anne ben çıkıyorum kahvaltımı bitirdim diye bağırdı mutfağa doğru. “Tamam, oğlum” sesini kapıyı kapatırken aralıktan duydular.

   Hasan'ı ortalarına almış Metin ve Çetesi el şakaları yapıyormuşçasına rotayı ayarlıyorlardı. Beş on adım derken Hasan planı başarıya ulaştıracak adımı attı, kapağa bastığı gibi bağrış çığırış düştü içeri. Kemik sesleri falan geldiği yoktu. Hayatın ses efektleri zayıftı ama zafer sarhoşluğu bunu gölgede bırakmaya yemişti. Metin o ilk heyecanı atınca hemen Hasanların evine koşup durumu haber verdi. Annesi koştu geldi itfaiyeyi çağırdı onlarda ambulansı. Hasan'ı sakinleştirmeye çalışan yine Metindi. Çabası takdire değerdi, gerçek her ne kadar yüzüne tükürse de.

   Hasan hastaneye gitti, Metin okula. Akşam olmak bilmiyordu. Aklı hastanede, aklı bakkaldaydı. Son zilin sesiyle beraber sırasından fırlayıp sınıfın kapısını kırarcasına itip çıktı. Vardığı yer hastane değil bakkal olmuştu. Cenaze dolayısıyla kapalıyız yazıyordu kapıda. Olacak iş miydi şimdi tam da çırak olmak için yaptığı planlar başarıya ulaşmışken. Çantasını sırtından çıkarıp yerde sürüye sürüye eve doğru yürümeye başladı. Yaşadığı hayal kırıklığını anlatmaya kelimeler yetersiz kalırdı, cam kırıkları belki.

    Köşeyi dönünce kalabalığın olduğu ev çok tanıdık gelmişti ama inanmak istemiyordu o buna. Babası seslendi tam arkasını dönüp koşmaya niyetlenmişken. "Mahmut Amcan ölmüş oğlum bu sabah kalp krizi geçirmiş"
   "Baba ben tanımıyorum ki o kim hiç görmedim bile" dedi kurtulmak istedi oradan. Başını alıp gitmek istiyordu şehirden. Hasan aklına bile gelmiyordu kaybettiği altın yumurtlayan tavuğun derdine düşmüştü. Daha bu yaşta esaslı bir kötü olmayı başarmıştı bu çocuk.

   “Yarın okuldan sonra bekliyorum” dedi bir ses kalabalığın arasından. Küfretmek istiyordu ama ortam hiç müsait değildi. Lâ havle çekti dertli dertli. Hiç âdeti değildi oysa. Babaannemden alıştım kesin diye geçirdi aklından. Ama ortama daha çok uydu. Memnun amca elini metinin omzuna koymuş babasına olaydan bahsediyordu. Gelip ondan iş istediğiyle Hasan'ın başına gelenden girmiş, Metinden daha mı iyisini bulacağından çıkmıştı. Babasının bu işe sıcak baktığı yüzünden belliydi. Metin matkap olup yerin dibine girmek istiyordu ama sıra Mahmut Amcadaydı anlaşılan ona daha vardı. İş üstüne kalmıştı Mahmut amca dışında kimsenin bahşiş falan vermediğini düşününce tam anlamıyla böyleydi.
  Hasan'a geçmiş olsun, Mahmut amcaya Allah rahmet eylesin, Geri Dur Metine kolay gelsin. Kötülük kadar ilahi adalette daim olsun. El Fatiha


sevmeye hakkı olmayan kadınlar*

Perdeyi aralamış, pencerenin kenarından sokağa bakıyordu yine. Evin sıcağından bunalmış pencere önünün doğal klimasına sığınmıştı. Rüzgâr en küçük boşlukları buluyor; ıslıklar çalarak giriyordu içeri. Camın üzerinde yerçekimine inat asılı duran bütün su damlacıklarını yutmak istedi, yok etmek önündeki bütün engelleri. Perdeyi çekti. Ne değişecekti, camı kırsa dahi?
Televizyon karşısında uyuklayan annesinin yarım kalmış çayını aldı, mutfağa götürdü. Bulaşıklar birikmiş olsa onları yıkar; oylanırdı, ama bir bardak vardı elinde avucunda hıncını çıkarabileceği, değmezdi. Kafasının içinde onu meşgul eden küçük şeyleri de böyle geçiştirirdi. Küçük şeyler uğraşılmaya değmezdi. Sonra bir bakardı, tümör gibi yayılmış o düşünceler bütün kafasının içindekilere. Yine düşünürdü, ama yalnızca düşünemez olduğunu. Televizyonun sesini kısmayı unutmuştu, düşünceler inlerine dönünce fark etti. Kapatmayı düşündü önce, sonra boş verdi. Dünya yıkılsa duymazdı annesi, kendisi zaten dünyanın bile farkında değildi.
Odasına gitti. Yatağına uzandı. Sarı renkteki duvarlarına baktı, içinde bir şeyler yer değiştirdi. Ne zaman eskileri düşünse böyle olur, içinde bir hortum başlar Nalan’ın. Geçmiş ve geleceğin sandığımız kadar birbirinden kopuk olmadığının farkına varır. Hiç sevmediği sarı renkli duvarlara bakarak düşünür bunları, o sarı renkli duvarlar sebep olur bunları düşünmesine. O, hep odasının duvarlarının mor renkte olsun isterdi. Basıyla birlikte boyamak, onunla şakalaşmak isterdi. Onunla daha neler neler yapmak istedi ki. Böyleydi, bazı insanların hiçbir şeye hakkı olmazdı. Ve bütün uzakların, bütün yasakların en acı tarafı gibi, bu da onun kişiliğini belirledi. Sevmek yasaktı Nalan’a o, aşık oldu. Gülmek yasaktı Nalan’a o, kahkahaları bitene kadar ağlamadı. Kuşlar yasaktı Nalan’a o, kanatları olsun istedi, hiç vazgeçmedi.
İçindeki hortum gittikçe şiddetleniyor, onu sevimsiz geçmişinin kollarına bırakıyordu. Babası ve kuşlara geldi. Durdu; kendine acımak istiyordu biraz. Hakkıydı, ama faydasızdı da aynı zamanda. Çok düşünmedi bunları, gözlerini kapadı.
Küçükken, biriktirdiği paralarla dergiler, oyuncaklar yerine kuşlara yem alır, hepsini evin çatısına toplardı. Birkaç ay, her hafta sonu çatıda geçirdi zamanını. Gittikçe daha çok yem alıyor, daha çok vakit geçiriyordu kuşlarla. Dünyanın geri kalanı umurunda değildi artık, bütün zamanını çatıda geçirmek istiyordu. Hafta içleri onun için eziyetten farksızdı, ama çatıya giden bir köprüydü. Dayanmalıydı. Kuşlar küçücük ellerini o kadar seviyordu ki, yemi çatıya saçmasına izin vermeden eline çokuşuyorlardı. Kanatlarını ödünç isteyecekti birinden ama hala çekiniyordu; kuşlar kanatları olduğu için kuştular ve birkaç yem tanesi için bundan vazgeçeceklerini hiç sanmıyordu. “Sanırım kanatlar için daha fazla dua etmeliyim” derdi, cesareti her kırıldığında. Annesi, babasına “üst kattakilerin çatısı akıyormuş” dediğinde de daha fazla dua etmeliyim demişti. Olacakların birazcık farkındaydı; kuşların bir yere gittiği yoktu yemleri yedikten sonra. Çatıdaki manzara kabul edilemezdi. Son zamanlarda o da seyrekleştirmişti zaten ziyaretlerini.
Yağmurlar artık durmayacağını iyice belli edince, usta çağırdı çatı katın kiracısı. Şaşkına döndüler çatıya çıkınca. “Abi İstanbul’un bütün kuşları sizin çatıya…” ustanın sözünü bitirmesine izin vermedi adam, “Tamam, uzatma” dedi. Sinirinden ölüyordu. Hemen akşamına apartman toplantısı yapıldı, nedeni soruşturuldu bu manzaranın. Necla Teyze tutamadı kendini, “Necip Bey ben senin kızı görmüştüm bir keresinde, valla elinde yemlerle çatıya gidiyordu sesimi çıkarmadım ben de. Ne bileyim böyle şeylerin olacağını.” dedi ve ekledi “Bir kere gördüm ben şimdi kızın da suçunu almayalım.” Hepsini ortak etmişti olası günahına.
Herkes Necip Bey’e döndü. Hayatta en korktuğu şey başına gelmişti. Herkes ona bakıyordu, odadaki herkes. Sakin olmaya çalışıyordu ama zordu. “Bilmiyorum, benim haberim yok. Sorarım, bakalım yapmış mı öyle bir şey. Sorarım ben…” Sustu, yarı isteyerek, yarı istemeyerek. Daha fazlasını yapamazdı. İşte bütün kelimeleri bu kadardı ve bu kadar babaydı. “Yapmaz öyle şey benim kızım” demezdi. Kendisine güvenmediği gibi kimseye güvenmesini de bilmezdi Necip Bey. Toplantı bitti. Başka bir gördüğü, duyduğu olan yoktu. İlk Necip Bey çıktı kapıdan, artan stresi ile.
Üç katın merdivenlerini birkaç adımda çıktı. Nalan’ı dişlerini fırçalarken buldu. “Kuşlara yemi sen mi verdin, çatıyı o hale sen mi getirdin?” dedi hışımla. Nuray Hanım korkmuştu, “ne oldu be adam, çocuğun ne suçu var? Bağırma…” diyor, kolundan çekiyordu bir yandan da. “Baba” dedi dünyanın bütün kötü kalplerine diz çöktürecek bir tonlamayla, öyle bir doğallıkla. “Acıkmıştı ama onlar, kimse kötü bir şey bu yaptığın demedi ki, hem kuşları beslemenin neresi kötü ki?” Diş macunun köpükleri ağzından damlıyordu…
Gözlerini kapadı sonra Nalan, annesi yapma diye bağırdı. Gözlerini açtığında aynadaki macun lekelerini gördü. Babası çekip gitmişti. O kadar da vicdansız bir adam değildir; kızına vurup sonra gözlerinin içine bakamaz. Evet, kapı sesi geldi. Kaçıyordu babası kendinden, kendini de yanına alarak.
Ağlamadı Nalan, yüzü acıdığı için. Artık kuşlar kendi başlarının çaresine bakmak zorundaydılar, ona üzüldü biraz. Daha çok, babasının sarılmasını beklerken, “aferin kızım aferin sana, sen düşünme bunları ben hallerim. Sen güzel güzel kalbini koru” demesini beklerken, ona ceza kestiği, vurup gittiği için ağladı. Biraz yüzünü yıkadı, biraz ağladı; biraz aynaya su çarptı, biraz ağladı. Nuray Hanım, bütün arada kalmışlar gibi, üzerinde durduğu eşiği terk edemedi bir süre. Sonra gitti kızına sarıldı. “Güzel kızım benim, iyi kalpli kızım. Sen babana bakma. O başkalarına sinirlenmiş” dedi kızının gözyaşlarının silerken avuç içleriyle. “O zaman bana niye vuruyor? Başka şeylerin acısını benden çıkarabilir mi?” dedi Nalan, zor konuşmasına, tıkanan genzine aldırmadan. Nuray Hanım ağlamamak için kendini zor tutuyordu.
Hortum yavaşlamıştı artık. Gözyaşlarını silip içeriye kulak verdi. Televizyonun sesi geliyordu, hala aynı kadın programının sunucusu konuşuyordu. Babasının henüz gelmemiş olması onu rahatlattı. Boş verdi her şeyi, gözlerini kapadı. Uyku, insanın masumiyetini yitirmeden büyüdüğü tek yerdi. Bütün hayallerinin yalnızca rüyalarını süslemesine hiç üzülmedi Nalan, uyudu; elinden gelen buydu. Ve elinden neler gelebileceğini kestirmek, sınırlarını görmek bir insanın en büyük işkencesiydi.
Kapının sesiyle uyandı. Gelen babasıydı; hep alacaklı gibi vururdu kapıyı. Nalan verecekli gibi açtı, büktü boynunu, “hoş geldin” dedi. İki cümle yetiyordu babası ile arasındaki iletişimine, “hoş geldin, güle güle” ve evdeki en temel görevinin bu olduğunun bilincindeydi. Bir kapı otomatiği alınsa ona ihtiyaç bile kalmazdı. “Hoş bulduk” dedi, aralarındaki uçurumda yakılandı babasının gönülsüz sesi. Alışmıştı Nalan artık, her seferinde ağlamaya lüzum görmüyordu.
Salona geçti o da babasının peşinden. Annesi uyanmış, doğruluyordu. Babası tekli koltuğuna geçti. Yalnız kalmamak için evlenmiş, sonra da yalnız kalmak için bu tekli koltuğu sahiplenmişti. Boşanmak zor gelmişti basbayağı. Kapının kenarına yaslandı, hayatını adaması gereken insanlara baktı, kesinlikle değmezdi. Karşı taraftakilerin ona dönen bakışları, onların da çok farklı düşünmediğini gösteriyordu.
Bu yalnızca Nalan’ın hikâyesi de değildi aslında, ama karşı tarafındakiler -annesi ile babası- birbirine dahi bakmazdı. Odalarında, komodinin üzerinde lamba bile yoktu. Odaya girer girmez kapanırdı ışıklar. Televizyonun yanını kesilse, babası ya telefona sarılır ya kendini dışarı atardı. Bir adamın birkaç kelime etmemek için bu kadar çaba sarf etmesi normal değildi. Normal değildi, ama bizim Necip Bey’in kafasının içine yolculuk etmeye niyetimiz yoktu. Sevmeye hakkı olmayan Nalan idi. Necip Bey için sevmemek yalnızca bir tercihti.
Her iki tarafta birbirine fazlalıkmış gibi bakmaya daha fazla devam edemedi babası, televizyonun sesini açtı; annesi, yüzünü yıkamaya gitti. Nalan, dalında yerçekimine yenileceği günü bekleyen bir elma gibi asılı kaldı kapının kenarında. O da gitmek istedi bir yerlere, kaçmak, kaybolmak… Ama boşluğa doğru salınacağı günü beklemek zorundaydı; o bir elmaydı ve üstelik acı da çekebiliyordu. Sanırım daha çabuk olgunlaşırdı diğerlerinden.
Yavaş yavaş ayrıldı kapının kenarından, yapışmışta kopuyormuş gibi. Odasına döndü. Yatağının üzerindeki telefonuna baktı, arayan kimse yoktu. Kim arayabilirdi, kim için gerekliydi? Düşünmemeye çalıştı bunları. Yatağına doğru fırlattı tekrar telefonu, dolabını açtı. Bugünün geri kalan kısmını da evde geçirirse delirebilirdi. Babası da erkenden gelmiş, kurulmuştu köşesine. Bu, evdeki soğuk savaşın şiddetini artırır, işkencenin süresini uzatırdı. Elindeki elbiseyi üzerine tutup aynadan bakarken, telefonu çalmaya başladı. Elbiseyi dolabın içine doğru fırlatıp, yatağın ucundaki telefonuna uzandı. Nergis arıyordu.
“Kızım nerelerdesin ya? Biz aramasak arayacağın yok.”
“Aynı, evdeyim işte. Nerde olabilirim ki başka? Ben de arayacaktım arayacaktım da”
“Aman boş ver şimdi. Hadi bekliyorum, aşağıdayım. Çıkalım biraz hava alalım. Nereye kadar otur otur?”
“Ben de tam onu diyecektim sana, işin yoksa çıkalım. Sen daha önce davrandın. Neyse tamam bekle sen. Ben hemen geliyorum.”
Nergis, tek arkadaşı sayılabilirdi; liseyi beraber okumuşlardı. Nergis, sonra mahallenin zengin ailelerinden birinin oğlu ile evlenmiş, ‘hayatını kurtarmıştı.’ Nalan da aynı yoldan ilerlemesi için ailesinin uzun ikna çabalarına maruz kalmış, ama asla kabul etmemişti. Üniversiteye gitmeyen bütün kızların evlenmesi gerekiyordu sanki yirmi ikisinde evde kalmış gözüyle bakılıyordu.
Aceleyle üzerini değişirdi. Babasına görünmeden mutfak kapısının önüne geçti. Annesine işaretler yapıp kendini göstermeye çalıştı. Annesi, artık canı sıkılınca; ekrandaki aptallıktan başını çevirdi ve onu gördü. Usulca kalkıp, yanına geldi. “Ne var yine” dedi. Körle yatan şaşı da kalkamıyor. “Nergis gelmiş beni bekliyor aşağıda. Seni birisiyle tanıştıracağım dedi, zengin mi zengin yakışıklı mı yakışıklı.” Annesinin gözleri ışıldadı bu bulutlu günde, penceresi perde betona bakan mutfağın orta yerinde. Kızındaki bu değişim akıl alır gibi değildi, ama istekler gerçekleri her zaman gizlerdi, bu böyleydi. “Babama söyle de çıkayım” dedi. Belki de son fırsatını kaçırmak istemeyen, evde kalmış kızlar gibi bakmaya çalıştı. Kendinden utandı biraz, ama becerebildiğine bile emin değildi.
Annesi, babasının kulağına eğildi, anlattı durumu. Babası gözünü ekrandan ayırmadan dinledi. Nalan, babasının sadece kafasını öne doğru eğdiğini gördü ve hemen odasına gidip çantasını aldı. Annesi, geri geldiğinde, tamam çıkabilirsin demesine gerek kalmadığını gördü. İşte birlikte yaşamanın en berbat yanı, evdeki herkesin yapacaklarını tahmin etmen, hareketlerinin bütün anlamını bilmendi.
“Çok geç kalma” dedi annesi, Nalan ayakkabılarını giyerken. “Anne olmak zor” dedi Nalan, “ama biliyor musun? Baba olmak daha zor; bir hisse senedinin durumunu dinlerken kızının istekleri için gelip karın seni bölebiliyor ve birkaç saniye gözünü ekrandan ayırmak zorunda kalıyorsun. Düşünsene anne, ne büyük fedakârlık, ama kızın doğrudan gelse daha fena, mutlaka birkaç kelime etmek zorundasın. Neyse geç kalmam.” dedi kapıyı kapatırken.
Annesi olduğu yerde kalmıştı. Annesi, kocası ve kızı arasındaki uçurumda ip üzerinde yürümekten usanmıştı. Gitti koltuğuna uzandı, battaniyesini üzerine çekti. Herkesin yapabileceklerinin sınırı vardı, onunki bu kadardı. Necip Bey, borsa oynamamasına rağmen gün boyu takip ettiği hisse senetlerinin değer kaybetmesine üzülmeye devam etti. Tekli koltuğu ile yaşadığı aşkın sonunun gözlerini kapamadan gelmeyeceğine bir kez daha ikna etti bizi. Uyuklamaya başladı bir süre sonra. Adını koyamadığı bir huzur gelip yerleşmişti içine. Kızının uçurumun diğer tarafından el sallamayı bırakmasına yordu. Bu kadar ince düşünmeyi yakıştıramadı kendine. Televizyonun sesini kapatıp, uykunun kollarına bıraktı kendini.
Nalan, söylediklerini hiç düşünmeden indi merdivenleri. Bırak kelimeleri, çekiçle çaksa bunları annesinin kafasına, onu yine anlamayacaktı. Kapıyı açınca, hemen apartmanın önünde onu bekleyen Nergis’i gördü. Arabasından inmiş, telefonuyla uğraşıyordu. Koştu, sarıldı Nergis’in biraz şaşıracağına aldırmadan. Yalnızlık böyleydi işte ve böyle anlarda birilerinin, göğüs kafesinize baskı uygulaması, sırtınızı sıkması gerekiyordu. Sarılmak da diyebiliriz. Üstelik kim olduğunun çok önemi yoktu, sağ tarafınıza kalbini koyanın. Ayrıldılar, yüz yüze geldiler. “Hadi gidelim” dedi Nergis. Halinden memnun değilmiş gibi durmuyordu. Bir an yerlerini değiştirdi Nalan kafasında, ama pek mutlu olmadı. Hayatından memnun değildi, ama aradığı hayat Nergis’inki de değildi. Aradığını hiçbir yerde bulamayacağını, hiç kimsenin ona veremeyeceğini anladı o anda. Huzursuzluk duyması gerekirken, bir kalorifer peteğine yaslanır gibi yayıldı alttan ısıtmalı koltuğa. Şimdi bir daha düşünebilirdi yer değiştirme meselesini, ama düşünmek yalnızca zaman israfıydı artık. Nergis, ona tanıdığı kendine gelme süresinin dolduğunu işaret edercesine “evden ne farkı kaldı böyle susacaksan?” dedi. Her susuşun aynı anlama gelmediğini öğrenecek kadar mutsuz olmamıştı henüz, onun adına sevindi. Yalancı bir gülümsemeyle, bugün için minnetini dile getirerek başladı konuşmaya. Dünya dönmeye devam etti, sevmeye hakkı olmayan kadınlar inat etmeye.

Salih Çakır

bitkisel hayat*




“Aç şu kapıyı aç sadece konuşmak istiyorum. Sadece meraktan bu lanet olası hayat verdiği her güzel şeyi geri almakta neden bu kadar acele diyor?”

Çılgınlar gibi bağırıyordum kapısının önünde. Sokak bomboştu. Normaldi bu saatte. Saate ise en son evden çıkarken bakmıştım biri çeyrek geçiyordu. Evden çıkılması değil eve girilmesi gereken bir saatti. Belki de ikisi içinde geçti.

Hava da buz gibiydi. Üstelik soğuktan nefret ediyordum. Ama bu gece önceliklerim başkaydı. Sokaktaki evlerin ışıkları bir bir yanmaya başlamıştı. Kuduz bir köpek gibi hissettim o anda. Kendimi mahvetmiş olmam yetmiyormuş gibi insanlarında huzurunu kaçırmıştım. Ama bütün bunlar olmalıydı. Herkes farkına varmalıydı yaşadıklarımın. Halime üzülmek ya da hor görmek onlara kalmıştı.

Deli gibi yumruklamaya başlamıştım kapıyı. İçeriden çıt çıkmıyordu. Duvarlarla konuşup duruyordum. Bu kadar derin bir uykuda olması mümkün değildi yanağına bir öpücük kondurulduğunda gözlerini açan birinin. Sanırım fazla yorgundu. Hayır, iyimserliğe yer yok bu tabloda. Biliyorum o karanlık odasında perdenin kenarından beni seyrediyor ve bir kere daha lanet ediyordu bana rastladığı güne. Ve ben bütün bunları bildiğim halde onu sevmeye devam ediyordum. Çünkü bir aptalım. Çünkü yalnızca aptallar kendinden vazgeçer.

Biraz yorulmuştum. Oturdum soğuk merdivene. Ne yapacağım konusunda en ufak fikrim yoktu. Burada yıllarca oturabilirdim. Elbet bir gün dışarı çıkar ve bana buradan gitmemi söylerdi. Yapardı bunu. Biraz acımasız bir kadındı. 

Birden önümde bir karanlık oluştu. Biraz bana benziyordu, dağınık saçlarından anladım. Evet, bu gölgemdi. Evet, ışıklar açılmıştı ve merdivenlerdeki ayak seslerini duyabiliyordum. Yavaşça açtı kapıyı. Arkamı dönmedim. Görmeye henüz hazır değildim. Belki de yalnızca gelip yanıma oturmasını düşünüyordum o sıra.

“Git burdan” dedi.

Benim ve sokakta ışığını yakmış evlerdeki herkesin beklediği gibi. Gölgesi gölgemin hemen yanına düşmüştü. Ne kadar da yakışıyorduk. 

Biraz daha bekledim. Ne kadar inatçı olduğumu bilirdi ve ısrar etmek onun en sevdiği şeydi.

“Neden anlamak istemiyorsun. Her şey biter. Bu dünyanın sonu değil. Diğerleri olmadığı gibi”

Soğukkanlılığına her zaman hayran olmuştum. Ama bu kadarını bir insan olarak tahmin etmem biraz zordu. Dünyanın dönmeye devam etmesi için birkaç kelime etmem gerekiyordu. Ya da ben kendimi öyle ikna ettim.

“Senin bu yönüne hayranım. Hiçbir şey seni yaşamaktan alıkoyamıyor. Karşında kıyamet kopuyor ama sen bir saksı bitkisi kadar sakinsin.” Arkama dönmüyordum. Dönersem hemen buraya gömülmem gerekti.

“Anlamıyorsun saksı bitkisi olan sensin. Yaşamak için hep birine ihtiyacın olduğunu hissediyorsun.”

Doğru şeyler söylüyordu aslında ama konuşmaya içerde devam edemez miydik? Artık ondan nefret etmediğim için soğuk ilk sıradaki yerini devralmıştı ve ben donmak üzereydim.

“Bence bana bir kahve ikram etmeli ve bu konuşmaya içeride devam etmeliyiz. Yoksa birkaç dakika içinde donmuş olacağım için bu konuşmanın sonunu asla göremeyeceğiz.” Onun kadar soğukkanlı olduğum için kendimi tebrik etmeliyim belki ama sonra.

“Bana bir söz vermelisin. Önce beni dinleyecek ve sonra gideceksin. Senden bana hak vermeni beklemiyorum, beni bağışlamanı da. İstediğini düşünebilirsin. Ama bu gece burada her şeyin biteceğine söz ver.”

Tanrım kadınlar kesinlikle aşık olamıyorlar. Ve bir vicdanları olmadığına artık eminim. Çocukları dışında kimseyi sevemez mi bunlar? Bir erkek bu konuşmayı yapmaya kalksa beşinci saniyesinde kendini öpüşürken bulurdu. –hala geç kalmamış olabilir miyim?- Tamam demekten başka çarem yoktu. Kuduz bir köpek gibi sokaklarda ölmek istemiyordum. 

“Tamam” dedim.

Ben arkamı döndüğümde o çoktan içeri girmişti. Yavaşça kalktım. Buza dönmüş bacaklarımın hareket kabiliyeti zayıflamıştı. Altı üstü iki merdiven çıkacaktım ama büyük bir savaş olacağını anladım. İlk adımı attım o kadar da zor değildi. Hayatta bir şey de beklediğim gibi olsun. Neyse sırası değil şimdi. İçeri girdim, kapıyı yavaşça kapattım. Mutfaktan sesler geliyordu. Kahve konusunda ciddi olmadığımı anlamamıştı demek ki. Olsun bu ilk değildi. En sevdiğim yere geçtim oturdum. Ne zaman gelsem buraya oturur, onun mutfağa gidiş gelişini izlerdim. Sofrayı öyle bir hazırlayışı vardı ki sanki çabuk bitmesin isterdi. Her şey için ayrı ayrı sefer ederdi mutfağa. Bir yağlı boya tablosuna küçük fırça dokunuşları. Sonra okuyor gibi yaptığım kitabımı –o bunu hiç bilmedi- elimden alır ve kolumdan tutup sofraya götürürdü. İşte yine geliyor. İki bardak var elinde kendine de yapmış demek ki. Ve bu sefer fazla uzatmıyor tek seferde bütün resim tamam. Kocaman paçaları olan hayli bol pijamasıyla ve Mickey Mouse tişörtüyle harika görünüyordu. Aceleyle giyindiği çok mu belli? Saçları berbattı. Sanırım onu hiç böyle görmemiştim. İlişkimiz bittiğinden artık önemsemediğini düşündüm. Ya da sadece aynaya bakmaya vakti olamamıştı. İkinci seçenek daha akla yatkındı. Çünkü gözleri hala rüyalar âlemindeydi. Kahvemi orta sehpasının üzerine bıraktı. Karışıma oturdu. Önceden bardağı elime verir ve yanıma sokulurdu. Aradaki uçurum sanırım normaldi. Artık iki yabancıydık.

Kahvesinden bir yudum aldı ve konuşmaya başladı. Umarım uyumam.

“Senin en büyük sorunun ne biliyor musun? Kabullenemiyorsun hiçbir şeyi. Bana anlattığın her şeyi hatırlıyorum ve hepsi aynı kapıya çıkıyor. Bir yanılsamanın içinde yaşıyorsun. İnan bana Disney karakterlerinden bir farkın yok. Şimdi bunları söyleyince hayatımın en büyük hatası olduğunu sakın düşünme. Sana haksızlık etmek istemem. Tanıdığım en özel insanlardan birisin. Ama herkesin bir kusuru var, seninki kendi dünyan.”

Tanrım kadınlar bu kadar açık sözlü olmak zorunda mı? Ve bunun zamanlamasını yapmakta bu kadar kötü mü olmalılar? Ne için geldim buraya, neler düşündüm, neler söyledim? Hatta şu kapının hemen önünde, bütün dünyanın önünde, bağıra çağıra. Yok, faydası yok ikna etmek için yaratılmış olanlar biz değiliz. O kadar boş bakıyorum ki bunları düşünürken, umarım onu takmadığımı düşünüp sinirlenmez. Ne haddine oysa. Kahve bardağını bırakmış bana bakıyordu şimdi. Kahvenin rengi onu canından bezdirmiş olmalıydı ama bende pek umut vaad etmiyorum. Normalde böyle onlarda göz göze gelince gülümseriz, birbirine âşık her iki insan gibi ama yalnızca bir taraf olunca işler değişiyor sanırım. Bilmiyorum daha yeniyim. Konuşmak istiyordu. Belliydi her halinden ama beni kırmadan kafasından geçenleri anlatmaya çalışmak yeterince zor olmalıydı. Çünkü tam bir işe yaramazdım ve bu denli beni düşündüğü için pişman olmasına daha vakit vardı. 

“Ne kadar güzel olduğunu biliyorsun değil mi? Ama bunun için sevmiyorum seni.” Şaşırmıştı, neden bunları söylediğime bir anlam veremiyordu. Devam ettim.

“Seninle bu konuşmayı yapabildiğimiz için. Benim anlayışsız oluşum kadar sen anlayışlı olduğun için. Açık sözlülüğünü hiç söylemiyorum. Vicdan konusunda ufak sorunlarımız var ama herkesin bir kusuru var dimi sonuçta. Ha birde takdire değer rol kabiliyetin, az kalsın unutuyordum.” Kahveyi üzerime fırlatıp gitmemi beklemesini umuyordum ama kanepesine kıyamadı herhalde.

“Şaka mı yapıyorsun?” demekle yetindi. Ama yüz ifadesinde yüzlerce küfür gizliydi. Keşke anlamasaydım. İnsan dediğin biraz aptal olur. Ben kendimi öyle sanıyordum ama o kadar da değilmişim demek ki.

“Hayır, şaka yapmak için ortam fazla ciddi” dedim. Sandığım kadar aptal olabilirim.

“Bak hala anlamak istemiyorsun ama sabrım tükeniyor artık şu saçmalığı kes ve geldiğin gibi git. Yeterince medeni davrandığımı düşünüyorum bunu istismar etme.”

“Geldiğimden daha sakin giderim söz veriyorum. Kahve için ayrıca teşekkürler. Arkadaşını rahatsız ettiğim için de özür diliyorum.” Yüzü bembeyaz olmuştu. Neden bahsettiğimi biliyor ama nasıl öğrendiğime anlam veremiyordu. Tam şuan da dün geceye gidebiliriz…



Dün gece barda bir adamla tanıştım. Bana sevgilisinden bahsetti. Bir haftadır beraberlermiş ve yarın gece akşam yemeği için onu evine davet etmiş. Bana adresi gösterdi “Bir bak bakalım sen biliyor musun oraları tarif edebilir misin? Ben hiç gitmedim de daha önce o semte.” Kısa bir şaşkınlık sonrası zor da olsa kendime hâkim oldum ve adresi tarif ettim. Normalde bir yumruk atıp soluğu onun kapısında almalıydım ama kendime yakıştıramadım. Şimdi yaptıklarım daha berbat şeyler değilmiş gibi sanki görgü anlayışıma hayranım.

Şimdi buradayım. Birazdan çıkıp gideceğim, umarım tetiği çekmem. Silahı neden yanıma aldığımı bilmiyorum. Asla şiddet yanlısı olmadım. Ama âşık oldum. Sanırım aşk dünyanın en karmaşık duygusu ve içinde bütün duygulardan biraz var. 

Bir şey söyleyemedi, soğukkanlılık da bir yere kadar. Şöminenin üzerindeki fotoğrafımız duruyordu o konuşurken fark etmiştim. Unutmuş olmalıydı başka bir açıklaması yoktu, kabul etmezdim. Hem kabul edelim sıkıcı bir konuşmaydı, etrafa göz gezdirmem normaldi. Kapıya doğru giderken yanıma aldım. O hala oturuyordu, şoka girmişti. Sanırım oldukça tuhaf bir duyguydu, yeni sevgilinin yatağından çıkıp bir kat aşağıda eski sevgilinle kahve içmek ve onun bundan haberi olması. Silahımı çıkardım, kanepenin oturduğum tarafına şarjörü boşalttım, orası benimdi ve öyle kalacaktı. Ardıma bakmadan çıktım. Korku pek sevdiğim bir duygu türü değildi. Korkutmakta sevmediğim bir eylem dolayısıyla ama başka şansım kalmamıştı. İçeride neler yaşandığına dair en ufak bir fikrim dahi yoktu ve merak etmiyordum. Ama muhakkak aşağı inmişti adam da seslerle beraber. Karşılaştığı manzaradan sonra belki yanımdan koşarak geçer birazdan. Işıklar nasılda hemen sönmüştü, görünmez olmak bu kadar kolay mıydı? Neyse… Şimdi işin yoksa bu soğukta eve kadar yürü. Aşk acısına saygım büyük ama o da bir yere kadar. Soğuk onu bile donduruyor. Çok fena lan…


küçük kızım büyürken*

Hayatınızın başkalarının iki dudağı arasında olduğu anların içinden geçmiş bir insansanız hayatın kıymetini daha iyi bilirsiniz diğerlerinden. Ben o anların içinden birkaç sefer geçtim şimdi bir yenisi için oturuyorum bu koridorun sonunda. Kapının açılmasını ve benim sıramın gelmesini bekliyorum. Nükseden kanserimin hangi seviyede olduğunu söyleyecek doktor bugün. Ölümümü ne kadar erteleyebileceğimizi konuşacağız, bir takvim yapacağız bana. Zaman geri saymaya başlayacak. Dünyanın kara delikleri saatleri tersine olan, zamanı geri sayan insanlar. Ben de onlardan biri olacağım. Ama bu yeni bir şey değil. Kaç defa geri saydım zamanı, kaç defa fırlattı zembereğinden beni? Firari değildim ama geriye döndüm her seferinde. Hayatın sizin müdahaleniz olmadan gelişen, sizin dışınızda kalan kısmı o kadar büyük, o kadar etkili ki hepimizin birer kukla gibi hissettiği zamanlar var. Bunu görmezden gelmek üzerine gelişen yeteneklerimize o kadar güveniyoruz ki, o kadar eminiz ki kendi ayaklarımızın üzerinde durabildiğimizden, yalnızca tanrının iplerimizi biraz gevşetmiş olduğunu göremiyoruz.  Göremiyoruz şu ana kadar dünya üzerinde yaşamış en sıkıcı insan topluluğu olduğumuzu, hepimizin kendi kafalarımızın içinde sıkışıp kaldığını. Büyük savaşların üzerinden yıllar geçti. Kötülüğün üzerine kireç döktük, Hitler’i gömdük. İyimserlik yaşama sanatıdır. Yaşamak yalnızca düşünmeyenlere kaldı. Düşünmeyen dünyanın üzerine yapışmış kene gibi sürekli ondan beslenen, hastalıktan başka bir şey vermeyen matematiği iyi insanlar topluluğu. Zamanı geldiğinde hayat ipleri öyle bir eline alıyor, öyle hızlı çekiyor ki sarsılıyorsun. Sen ben o Hitler kötüler iyiler fark etmiyor tanrı herkese eşit muamele etmek zorunda dünyada. O hiçbir şey için zorunda değil aslında ama biz en çok o zorundaymış gibi davranıyoruz. Birazdan bu kapı açılınca içeri girmeden ona yaşamam gerektiğini söyleyeceğim, bir şans daha isteyeceğim. Bana hediye olarak verdiklerinin bana ihtiyacını olduğunu, hiçbir çiçeğin saksıda ölüme terk edilmemesi gerektiğini, beni çocuklarımın gömmesini isteyeceğim. Sesimi duyacak ve bu sessizliğin herkes gibi beni de delirtmesini bekleyecek.
Kapı açıldı. İçerden saçları beyazlamış, bastonu elinde, seyyar gözlükçülerden saatine bakarak alınmış gibi sırıtan gözlükleriyle yaşlı bir adam çıktı. Yanındakinin omzuna yaslanarak yürüyordu. Koridor boyunca onları öyle seyretmek isterdim, kimselerin geçtiği yoktu buradan işi düşmeden. Ama bir an için dönüp arkama baktığımda hemşire ile göz göze geldik.
“buyurun sıra sizde” dedi bekleyen kimse olmamasına rağmen.
Bir kanserli hasta nasıl yürümesi gerekirse öyle yürüdüm, bir kanserli hasta nasıl bakması gerekirse öyle baktım. Bu kapıdan çıktığımda kansere dair her şeyi unutmalıyım. Şimdi neleri unutmam gerektiğini tekrarlıyorum.
Oda son derece aydınlık ve iyi havalandırılmıştı bir hastanede hüzünden başka bir şeye yer yokmuş gibi davranan insanlara inat bu doktor direniyordu. Pencerenin önünde saksılar diziliydi insanı hayata bağlayan zararsız yaratıklar. Masasının üzeri ona yakışır şekilde dağınıktı ama hemşireye hiç yakıştıramadım. Kafasını kaldırdı bilgisayarının ekranından “hoş geldiniz buyurun oturun ben de sizin sonuçlarınıza bakıyordum şimdi” dedi. Birlikte bakacağımızı sanıyordum. Benden bir türlü vazgeçmeyen bu hücreleri kendi gözlerimle görmek istiyordum.  Solundaki koltuğa oturdum bana dönsün istedim ekrandakileri bıraksın. Onlarda bendim aslında fark eden bir şey yoktu ama o ekranda gözükenler ölmemi isterken ben yaşamak istiyordum, onları yok etmek.
“Levent bey hastalığınız ikinci evresinde kronik myeloid lösemide akselere evre diyoruz biz buna. Kendinizi biraz hasta hissediyor, sıcak ortamlardan bunalıyor olmalısınız. Kemik ağrılarınız olabilir. Bu evrenin gözlenen etkileri bunlar. Tahlil sonuçlarınıza bakınca çok kötü bir tablo ile karşılaşmamakla beraber çokta iyi şeyler söyleyemeyeceğim. İlerleme hızı yüksek görünüyor ancak şu an için durum o kadar da kötü değil. Siz zaten bu konuya çokta yabancı sayılmazsınız ve bunu yenebileceğinizi de yine en iyi siz biliyorsunuz.”
Bir yemek tarifi verir gibi anlatıyordu hastalığımı bana. Bir kâğıt kalem alıp yazmak istedim anlattıklarını, zor tuttum kendimi. Hastalığı yenebileceğinizi en iyi siz bilirsiniz diyor bir de kimse savaşmak için gücün kaldı mı diye sormuyor. Bu kahrolası hastalık bir kara büyü gibi yapıştı kaldı üzerime. Hayatımın onsuz geçirdiğim dönemlerini hatırlamaz oldum ne kadar zamandır kendimi terk etmiş ve bu hastalıkla savaş veriyorum bitmiyor benimle beraber büyüyor içimde. Küçük kızımla beraber büyüyor. O henüz bilmiyor hayatının bir pamuk ipliğine bağlı olduğunu, daha hayatla tanışmadan ona küsecek olduğunu. Hayır, ağlamayacağım burada tanrı sesimi duydu ve beni izliyor.
“biliyorum doktor biliyorum yalnız artık hiç dayanacak gücüm kaldığını sanmıyorum bir insanın dayanabileceği kadar dayandım. Yetmedi her seferinde yeniden geldi, yeniden bu koridorlarla bir ileri bir geri dolandım durdum. Bana neler yapabileceğimi söyleyin yaşayabileceğim kadar yaşamak istiyorum bana ihtiyacı olan insanları arkamda bırakıp gidemem. Hadi söyleyin ne kadar ömrüm kaldı.”
Olayı dramatikleştirmek gibi bir amacım yoktu gerçekten bilmek istiyordum bunları ve gerçekten ihtiyacı vardı ailemin bana. Küçük kızım hala 34 numara ayakkabılar giyiyor tanrının kötü bir adam olduğunu düşünmesini istemiyorum. İstemiyorum hayaller kurarak uyumak varken yastığının ıslak yüzünü tersine çevirmesini, hayata küsmesini istemiyorum.
“levent bey sizi anlıyorum dünyada ki en şanssız adam olduğunuzu düşünüyorsunuz haksız da sayılmazsınız ama hala nefes aldığınıza şükretmeli ve bu hastalığı iki kez yenmiş olduğunuz gerçeğini unutmamalısınız. Buraya evvelki sefer geldiğinizde de artık gücünüzün kalmadığını söylemiştiniz aslında levent bey bence siz gücünüzün farkında değilsiniz. Tedaviye gelince. Hemen bu hafta başlamamız gerekiyor. Aşamaları zaten biliyorsunuz yeniden anlatma gereği duymuyorum. Ama bu sefer diğerlerinden daha ağır geçebilir. Vücudunuzda hala ikincinin etkilerini üzerinden atmamış hücreler bulunması muhtemel.” dedi.
Çorbanın tuzu biraz eksik olmuş daha dikkatli olalım bu sefer olacak der gibi söyledi bunları. Hayati bir mesele değilmiş de küçük bir dokunuşla düzelebilirmiş gibi.
Zaten hiç samimi bulmuyordum bu doktoru diğerlerini de bulmadığım gibi. Ama söyledikleri bir durup düşün diyordu. Duruyordum ve düşünüyordum zaten. Bir haftadır bunu yapıyordum sürekli. Bana bir şey kattığı söylenemez. Hem o bilmiyor ki küçük kızımın bana sarılmadan uyuyamadığını. Hep en kalın kitaplarını seçtiğini bilmiyor ki ona okumam için. Bitmeden bir yere gitmek yok dediğini, ona söz verdiğimi. Bir şeylerin az da olsa farkında olduğunu bilmiyor ki. Geceleri ıslak yastığını tersine çevirenin ben olduğunu bilmiyor ki. O yalnızca kanımdaki hücrelerin beni yok etmek istediğini biliyor ve onları yenmemiz gerektiğini düşünüyor. Onun dünyasında benim yerim bu kadar, fazlası değil. Bir de çiçekleri var pencerenin önünde. Ama iyice değişti fikrim bu konuda. O çiçekler hemşirenin olmalı, bütün güzellikler onun olmalı. Özür dilemeliyim belki de ondan. Birisi hakkında kötü şeyler düşünür ve onun aslında iyi biri olduğunu anladığınız an özür dileme ihtiyacı hissedersiniz. Tam tersi olduğun da ise yalnızca uzaklaşmak istersiniz. Bir aptal olduğunuzu düşünmenin en acı şeklidir bu. Ben ise ne hemşireden özür diledim ne de doktorun odasını terk ettim. Daha önemli konular üzerinde konuşuyorduk, bir aptal olmam hiç fark etmezdi şu an için.
“Doktor bey sizi anlıyorum her hastanıza karşı belli sorumluluklarınız var; onu tutabildiğiniz kadar hayatta tutmak, çekebileceği kadar acı çektirmek ve sonrasında yoğun bakımda ölüme terk etmek gibi. Anlıyorum sizin de yapabileceklerinizin sınırlı olduğunu, bir neşter bir şırıngayla bütün insanlığın kurtarılamayacağını. Işın silahlarınızın bile yetersiz kaldığını biliyorum bu serseri hücrelerin karşısında. Ama beni motive etmeye çalışmanız biraz çocukça duruyor. Bunu yapmaya çalışırken en azından özlü cümleler yerine sayısal verilerden yararlansanız, inandırıcı olurdunuz. Kandırabilirdiniz beni.”
Neler söylüyorum ben ateşim mi çıktı? Ellerimi alnıma koyuyorum evet biraz doktoru göremiyorum hayır bayılmamalıyım saat dörtte okul çıkışında olmalıyım küçük kızım bekler beni. Kimseyi dinlemez bekler söz verdim ben ona…
Uyandığımda hemen saate baktım, üç buçuktu. Koluma bir serum takmışlardı. Etrafımda kimseler yoktu durumum ciddi değildi demek. Rahatladım biraz. Doğruldum yavaşça, bayılmak ve uyumak arasındaki farkı anladım. Her yerim ağrıyordu. Serumu çıkartıp atmak istedim daha önce de birkaç sefer yapmıştım. Çok acı çekmeden halledebileceğimi düşündüm. Ama hayatın küçük hediyelerinden biri olarak içeri doktorumun özür dilemem gereken hemşiresi girdi.
“geçmiş olsun levent bey konuşurken birden bayıldınız bir şeyiniz yok. Sanırım bu aralar biraz uykusuz kalmışsınız daha çok dikkat etmeniz gerekiyor kendinize. Hasta olduğunuzu unutmayın iyi dinlenmeye dikkat edin”
Bu ömrümü ne kadar uzatır demek istedim, şu an hayatımdaki en önemli konu buydu, okul çıkışında beni bekleyecek olan kızım dışında. Hasta olduğunuz dedi değil mi bana unutmak için neler vermezdim ki. O bunu nerden bilebilir ki. Ne kadar da iyi niyetli bir kadın aslında, konuşurken gülmeye hazır bir yüz ifadesiyle bakıyordu gözlerinizin içine. Yalnızca doğru kelimeleri seçmekte güçlük çektiğini düşünüyordum ve ben kendimi gerçekten suçlu hissediyordum gittikçe. Hemen kaçmalıydım buradan, bir sebebim de vardı zaten.
“çok sağ olun dikkat etmeye çalışırım. Yalnız benim çıkmam lazım kızımı almam gerekiyor okuldan söz verdim bugün için okul çıkışında oyuncak dükkânına gitmek için. Biliyorum bekler beni gitmez hiçbir yere dinlemez kimseyi o yüzden çıkarabilir misiniz şu serumu? Geç kalmak üzereyim de.”
Hiçbir şey söylemeden çıkardı. Gülümsedi yine biraz acırmış gibi haliyle.
“teşekkür ederim” dedim. Çıktım Ben gülümseyemedim onun da bunu anlayışla karşıladığını sanıyorum. Yirmi dakika kalmış hemen arabamı bulamamı ve okul çıkışına yetişmeliyim babalar kızlarına verdiği sözleri tutarlar. En azından biz kızımla hep konu üzerinde kitaplar okuyoruz ağır sorumluluklarım var.
Bugün alacakları için liste yaparken yakaladım onu birkaç kere. Hemen defterinin altına soktu benim onu izlediğimi her fark ettiğinde. Böyle huyları vardı işte sizin her şeyinizi bilmek ister ama kendi küçük dünyasını ölesiye korur sizden. Söylemezde hissettiklerini küçük notlar bırakır bazen başınızın ucuna. Saçlarımı da okşar mı bilmiyorum ama öptüğünü hissediyorum bazen rolleri değişiyoruz işte kızımla. Onda kendimi gördüğüm anlarda istemsizce mutlu oluyorum. Sanki göçüp gitsem bile onun bir parçası olarak kalacakmışım gibi geliyor. Aslında bunları düşündükçe içim parçalanıyor, parçalarım birbirine karışıyor. Dünyanın en şanssız insanın ben değil küçük kızım olduğunu düşünüyorum. Karımı düşünüyorum sonra, tanrının kanatlarını yaratmayı unuttuğu için dünyaya gönderdiği meleği. Onun da benden şanssız olduğunu. Şimdi sırası mı bütün bunların? Kızım beklerken beni okulun bahçesinde, yazdan kalmış son çiçek gibi. Küsmeden yetişmeliyim. Neredeyse geldim birkaç dakika geç kalmış olmamı bile kafasına takacağını biliyorum. Hemen koşar çantasını alırım özür dilerim küçük hanımdan o da koşar boynuma sarılır zaten fazla dayanamaz.
Ayakları yere yetişmediği için oturduğu bankta bir ileri bir geri sallayıp duruyor öylece saniyeleri saydığını düşünmüyorum o kadar da benzeyemez bana. Etrafına hiç bakmıyor zaten kafasını kaldırıp sağa sola bir çevirse benim geldiğimi çok önceden görebilirdi. İndim arabadan koştum yanına çantasını aldım yanından. Bankta ayaklarının üzerine dineldi, boynuma atladı. Aramızdaki o küçük mesafeyi uçarak aştı. Hala onu taşıyabildiğim için teşekkür ettim tanrıya. Beni o kadar çok öptü ki bir an kendimi bir elma şekeri zannettim. Özür dilerim dedim duymadı bile. Umurunda değildi listesini düşünmeye başlamış olmalıydı. Annesine ve bana da bir hediyesi vardır mutlaka listede. Beni yine ellerimde poşetlerle bir yere oturtur, elime bir kitap verir on sayfa okuyana kadar buradayım der. Hediyelerimizi almaya gider. Asla fikir almıyor kimseden ve sürprizlere bayılıyor küçük kızım. Umarım yine yanına şeker portakalını almamıştır, kaçıncı kez okuyor bilmiyorum. Zeze’ye o kadar üzülüyor ki onun da babası ben olsaymışım keşke öyle dedi geçen bana hem kardeş olurlarmış böylece. Başımı yastığa koyduğum zaman küçük bir kız çocuğu hayal ederdim gençliğimde. Biraz bana benzeyen, baba baba deyip duran dünya tatlısı bir kız çocuğu. Şimdi meleğime bakıyorum da hayal dünyam ne kadar da küçükmüş. O benim bütün iyi yanlarımı ve annesinin bütün güzelliğini almış. Tanrı bana iki melek hediye etti zaten yalnızca. Gerisini hayatımdan fazlası ile aldı. Yine de şikâyetçi değilim. En kötü durumlarda meleklerime sarıldım. Ona minnettarım.
Evet, elime şeker portakalını tutuşurdu yine ve en çok ağladığımız sayfaların dışında bir on sayfa ayırmış bana. Zezenin portuga ile tanıştığı bölüm. Yine oldukça yavaş okumak zorundayım karar vermek konusunda o kadar da iyi olduğu söylenemez. Elinde bir listesi var belki ama en az yarısını daha mağazadan içeri girer girmez değiştirdiğine adım gibi eminim. Koştu gitti beni bırakıp, kızmadım. Kitabıma başladım bende, yavaş yavaş okuyorum. Yarım yamalak bildiğim bir şiir gibi bazı cümleler kendiliğinden geçiyor içimden gözlerimden hızlıyım. Hayır, kitaba bakmıyorum şuan gözlerim kapalı. Sesler gidip geliyor. Neler oluyor? İnsanlar niye başıma toplanıyor? Ben niye yerdeyim? Kitabım nerde? Kızım nerde? Kızım…

Ellime bir el değiyor, küçük parmaklarını tutuyorum. Meleğim. Görüyorum ağlıyor ve korkmuş ben bile ne olduğunu bilmiyorum. Ölüyor muyum? Tanrım bana da Hitlerle aynı sonu layık gördüğün için seni kınıyorum. Göğsüme yaslıyor başını, göğsüm deliniyor gözyaşları gömleğimi geçip etime değdikçe. Soğuk soğuk terliyorum, sımsıkı sarılıyorum küçük kızıma.